Konuk YazarÖNE ÇIKANLARÖykü

TEZKERE | Fırat ÜRPER

Güneşli soğuk bir kasım sabahı, bölük komutanı jandarma üsteğmen, içtima alanında erlere ve kendisinden hem yaşça büyük hem de daha tecrübeli olan iki jandarma astsubay başçavuşa emirler yağdırıyordu. Ellerini arkadan birleştirmiş avazı çıktığı kadar bağırarak yapıyordu bunu. Astsubaylar sakin ancak erler telaşla sağa sola koşuşturuyor, verilen emirleri yerine getirmeye çalışıyordu. Herkes gergindi. Bu sabahki içtimaya alay komutanı jandarma albay gelecekti. Ardından Jandarma Bölük Komutanlığı’nın her yerini, her şeyini denetleyip akşama doğru da gidecekti. Onu tanıyanlar; tek bir düzensizliğe, tek bir disiplinsizliğe tahammülünün olmadığını iyi bilirdi. Aslında yapılması gereken her şey yapılmıştı. Koğuşta ortalık toplanmış, çarşaflar jilet gibi yataklara serilmiş ve battaniyeler titizlikle katlanmıştı. Tüm çamaşırlar yıkanıp itinayla dolaplara yerleştirilmiş, dolaplar kilitlenerek kapatılmıştı. Sadece koğuş da değil, koridorlar, makam odaları, cephanelik, tuvalet, mutfak, depo derken tüm bina ve bahçe güzelce elden geçirilmişti. Bu hazırlıklar günler öncesinden başlamıştı. Hayatında hiç badana yapmamış, hiç tel örgü çekmemiş, hiç duvar onarmamış, hiç ağaç budamamış ve hiç tuvaleti tinerle yıkamamış erlerce tüm hazırlıklar yapılmıştı. Koca bahçede tek bir çöp, tek bir izmarit yerde bırakılmamış, mıntıka temizliği kusursuza yakın olmuştu. Hatta denetim sırasında ağaçlar yaprak dökmesin diye gövdelerinden iyice bir silkelenmiş, dökülecek yapraklar önceden yere döktürülüp temizlenmişti.

Erler geceden tek tip saç ve sinek kaydı sakal tıraşı olmuşlardı. Üzerlerindeki üniformalarla birlikte hepsi birbirine benziyordu. Diğer yandan erleri görünüş olarak kabaca iki gruba ayırmak da mümkündü. Üniversite okudukları için 25’li yaşlarda olanlar ve vaktinde gelen 20’li yaşların başında olanlar. Bu ayrımı en net şekilde yapabilenlerden biri olan bölük komutanı jandarma üsteğmen, erlere verdiği emirlerin yerine getirildiğini görünce tamamını içtimaya çağırdı. Sıraya girmelerini emretti. Boy hizası gözetmeksizin 25’lik üniversite mezunlarını ön taraflara, diğerlerini ise arka taraflara konumlandırdı. Üniformalar ütülü, kepler takılı ve botlar boyalı halde alay komutanının arka nizamiyeden makam aracıyla bölüğe girmesi, tam 40 dakika boyunca bu halde, ‘hazır ol’da beklendi.

Nihayet alay komutanı jandarma albay, makam aracıyla arka nizamiyeden giriş yaptı. Araç, albayın şoförü olan asker tarafından uygun bir yere park edildi. Ardından şoför, araçtan inip alay komutanının kapısını açtı. O sırada bölük komutanı ve başçavuşlar, alay komutanını asker selamıyla karşıladılar. Hep birlikte içtimanın yapıldığı alana geçtiler. Alay komutanı içtimada hazır bekleyen erlere selam verdi. Erler, daha önce çalışılmış olduğu belli olan bir uyumla hep bir ağızdan “Sağ ol” dedi. Alay komutanı, erlerin önünde volta atıp kılık kıyafetlerini incelemeye koyuldu. Arka sıralarda 20’li yaşların başında olan bir ere dikkat kesildi ve sordu:

“Sen?”

Er bağırarak tekmil verdi:

“Celil Yüksek, Hakkâri! Emret Komutanım.”

“Celil, niye sakal tıraşı olmadın?”

“Dün gece tıraş oldum komutanım.”

“Sakalların çıkmış ama?”

“Gür ve sık olduğu için hemen çıkıyor komutanım.”

“Kaç yaşındasın sen?”

“21 yaşındayım komutanım.”

“Bu yaşta sakalların niye bu kadar gür senin?”

“Ortaokulda sakal tıraşı olmaya başladım komutanım.”

“Sen bundan sonra 8 saatte bir sakal tıraşı ol.”

“Emredersiniz komutanım.”

Alay komutanı, erlerin önünde voltasını atmaya devam ederken bölük komutanlığı binasının bacasından tüten dumanı gördü ve hiddetle dönüp erlere sordu:

“Ulan bu baca niye bu kadar yoğun is atıyor? Kömür kazanına kim bakıyor burada?”

Üniversite mezunu erlerden biri yüksek sesle tekmil verdi:

“Tanju Yılmaz, Denizli! Emret komutanım.”

Albay aynı hiddetle sordu:

“Kalorifer kazanı sorumlusu sen misin?”

“Evet komutanım.”

Alay komutanı, en başından sorularını erlere yönelttiği için, bölük komutanı ve başçavuşlar araya girmekten çekinip yaşananları izlemekle yetiniyordu.

“Sen kazanı yakmayı bilmiyor musun? Dumana bak, kapkara!

“Odunlar ıslaktı. Ondan olabilir komutanım.”

“Senin mesleğin ne oğlum?”

“Enerji Sistemleri Mühendisiyim komutanım.”

Bu işin, bu meslekten birine verilmesi, kimseye gülünç gelmedi. Hatta kimilerine göre bu, son derece yerinde ve zekice bir tercihti. Askerlikte bu tarz yaklaşımlarla yapılan görevlendirmelere sıkça rastlanırdı. Haliyle bu bölükte, tüm yapı tadilat işlerini inşaat mühendisi olan er yapardı. Eğer işin içinde boya badana varsa, fırçayı resim öğretmeni olan er eline alırdı. Bilgisayar ve diğer tüm cihazlarla alakalı sorumlulukların yanı sıra elektrik işleri, yazılım mühendisi ve elektronik mühendisi olan iki ere teslim edilmişti. Diğer yandan sosyoloji mezunu olan erin sorumluluğu ise bir anda değil de zamanla belirlenmişti. Nöbet tutma saatleri, erler arasında sürekli tartışmalara sebep oluyordu. Sosyoloji mezunu er, nöbetlerin adil bir şekilde herkesçe tutulmasının sağlanması için puanlamaya dayalı bir sistem ortaya atmıştı. Gece nöbetleri için 5 puan, gündüz nöbetleri için de 3 puan alınıyordu. Böylece haftalık periyotta herkesin eşit puana ulaşması hedefleniyordu. Tüm erlerin onayını alan bu sistemle tartışmalar son bulmuştu. Ayrıca yine aynı er, uyku vakti koğuşun ışıklarını kapatma saatini de oylayarak belirleyip bu konuda da uzlaşıyı sağlamıştı. Bu gelişmeler, sosyoloji mezunu eri çavuş yapmıştı. 20’li yaşlardaki erlere gelirsek çoğunluğunun her işe koşturan ara elemanlar olduğunu söyleyebiliriz. Geri kalanları ise memleketlerine göre belli işlere yerleştirilmişti. Aşçılık işi Antepli ere, kantin işi Kayseri’ye en yakın yaşayan Kırşehirli ere ve ne alakaysa muhabere işi de Hakkarili Celil’e verilmişti.

Alay komutanı, içtima alanında voltasını atmaya devam ediyor, herkes çıt çıkarmadan ‘hazır ol’da bekliyordu. O sırada, içtima alanında bir anda bir kuzu sesi yankılandı. Biraz şaşkınlıktan biraz kuzunun sevimliliğinden, herkes bir anlığına olan biteni seyre daldı. Kuzu, meleyerek alay komutanının yanına vardı. Alay komutanı kuzuyu sevmek üzereydi ki denetimde olduğunu hatırlayıp bölük komutanına çıkıştı:

“Üsteğmen! Bu kuzunun ne işi var burada?”

Bölük komutanı jandarma üsteğmen bu soru karşısında afalladı. Kuzuyu saklamak gerektiği aklının ucundan bile geçmemişti. İlk anda, bahçeye dışarıdan girmiş olabileceğini söyleyerek durumu geçiştirmek istedi. Ancak böyle bir açıklamanın, işin içinden çıkılamayacak başka sorunlara yol açacağını fark edince vazgeçti ve doğruyu söyledi:

“Komutanım, üç ay önce köylülerden birinin çocuğu kaybolmuştu. Tüm bölük sabaha kadar çocuğu aradık. Çocuğu sağ salim bulduktan sonra babası da bu kuzuyu bize hediye etti.”

Alay komutanı jandarma albay, erlere yönelik sertliğine yakın bir şekilde sordu:

“Ne diye hediye etti?”

“Teşekkür amaçlı komutanım.”

“Ne yapın diye hediye etti?”

“Yiyelim diye komutanım.”

“Kaç aylık bu kuzu?”

“5 aylık.”

“Kesilme zamanı gelmiş o zaman.”

“Evet komutanım ama kesmeye kıyamadık. Askerler kuzuyu çok sevdi. Hatta bir isim bile verdiler.”

“Ne?”

“Tezkere.”

Tezkere, genellikle arka nizamiyedeki çayırlıkta otlanır, içtima alanına nadiren uğrardı. Ama bu sabah, kalabalığı görünce merakına yenik düşüp içtimanın tam ortasına kadar gelmişti.

Özellikle arka nizamiyede nöbet tutan erler, Tezkere’yle sıkça vakit geçirme fırsatı bulurdu. Onunla konuşur, iç döker, dertlerini sıralarlardı. Bölüğün katı disiplininde, sivil hayattan arta kalan bir parça sıcaklığı bulmuşlardı onda.

“Bugün bu kuzu kesilecek!”

Albayın bu emri, tüm bölük personelinin yüreğini yaktı. Bazı erlerin burnu sızladı, gözleri doldu. Daha önce üsteğmenle göz teması kurmaktan bile çekinen erlerin, bu emirle birlikte bakışlarını ona çevirmesi işin en şaşırtıcı yanıydı. Üsteğmen, o bakışlardaki endişeyi ve acıyı gördü. Aynı acıyı kendisinin de hissettiği yüzünden belliydi. Bu, otoritesini koruma refleksi göstermeksizin erlerle kurduğu ilk duygusal temas oldu. Kısa bir an durdu, kendini toparladı ve albayı mahcup ama kararlı bir tonla yanıtladı:

“Komutanım müsaadenizle çarşıda bir kasaba kestirelim.”

Üsteğmenin amacı, zaman kazanıp Tezkere’yi kesmekten kurtarmaktı. Ancak albay kararında kesindi:

“Gerek yok. Burada erlerden biri kessin kuzuyu!”

Erler yine üsteğmene baktı. Üsteğmen yine zaman kazanma amacıyla albayı yanıtladı:

“Komutanım, hiçbirinin hayvan kesme deneyimi yok.”

“Olacak! Burası kreş değil askeriye. Kuzu kesemeyen biri yarın öbür gün savaş çıksa ne yapacak?”

Albay belli ki kendince savaşın acımasız yönünü erlere öğretmek niyetindeydi. Onu kararından döndürmek artık imkansızdı. Erlere dönüp sordu:

“Aranızda yok mu bu kuzuyu kesecek biri?”

Kimseden ses çıkmadı. Astsubayların ikisinin de kurban kesme tecrübesi vardı. İsteseler bunu kolaylıkla yapabilirlerdi. Ancak onlar da Tezkere’nin kesilmesini istemiyordu.

“Aranızda sabıkası olan var mı?”

Herkes albayın konuyu değiştirdiğini düşünüp rahatladı. Üniversite mezunu erlerden biri tekmil verdi:

“Ömer Barış Tercan, Ankara! Emret Komutanım.”

“Suçun neydi senin?”

“Adam yaralama komutanım.”

“Nereden mezunsun sen?”

“Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi komutanım.”

“Kimi yaraladın?”

“Kendimi savunma amaçlı karşıt görüşlü birini yaraladım komutanım.”

“Sen bir insanı yaralayabildiysen bu kuzuyu da kesersin. Değil mi?”

“Komutanım ben gerçekten kesemem.”

“Karşıt görüşlüsündür belki kuzuyla. Şimdi derhal git, bir bıçak bul ve bu kuzuyu kes!”

Tezkere o gün, sabıkalı er tarafından kesildi ve eti bir şekilde öğle yemeğine yetiştirildi. Tezkere’nin etini albay ve şoförü dışında kimse yemedi.

-SON-