GOLVİZ | Caner Bingöl
I
“Aldırma 128! İntiharın parasız yatılı küçük zabit okullarında
Her çocuğun kalbinde kendinden büyük bir çocuk vardır
Bütün sınıf sana çocuk bayramlarında zarfsız kuşlar gönderecek“
Ece Ayhan
Yaşamanın tılsımlı güzelliği karşısında gözleri dolmuş, sevinç göz yaşlarını yeryüzüne bırakmıştı bulutlar. Toprakla kucaklaşan yağmurun harikulade kokusu gökyüzünde asılı duruyordu hâla. Yağmur taneleri seri daktilo vuruşlarıyla bir hikayeyi not düşüyordu yeryüzüne. Gün gecenin perdesini usulca araladı, bir sarı sıcak merhaba daha diyebilmek için…
Sevgiye doymuş çocuklar gibi suya doymuştu toprak. Dünyalıların ayak izleriyle yeniden yoğrulmak, elleriyle yeniden doğurulmak için çamura bulanmıştı. Güneş ise bulutların arkasında konuşlanmış, milyonlarca yıldır yaptığı gibi olan biteni vakur bir edayla seyre durmuştu. Yağmurdan sonra suya doymuş toprağın üzerinde küçük su birikintileri şeklinde takımadalar oluşmuştu. Mahalleden çocuklarla birlikte ıslanmayı unutmuş kuru bir toprak parçası aranıp durduk.
İbrahim sessizliğin orta yerinde heyecanla; “Gelin gelin buldum! Burası kuru, buraya dizelim misketleri” diye bir vaveyla kopardı. Mahallenin en heyecanlı, en tombul, yanakları elma kıvamına en yakın çocuğuydu İbrahim. Üzerinde unutulan büyük naylon sayesinde sağanak yağmurda kuru kalmayı başaran bu toprak parçası, üzerinde misket oynamak için oldukça elverişli bir alan olmuştu bize. Hemen bir menzil çizdik ve cebimizden çıkarttığımız misketleri ortaya dizdik. İlk atışı ben yapacaktım. Bu atış benim için çok önemliydi çünkü mahalleye yeni taşınmıştık ve kendimi mahallenin çocuklarına ispatlamam gerekiyordu. Önce tek gözümü kapatıp ortada duran misketler ile elimin bulunduğu yer arasındaki mesafeyi gözümün ucuyla ölçtüm. Sonra da yumruk gibi sıktığım elimde baş parmağımın oluşturduğu boşluğa parlak gümüş rengi misketimi yerleştirdim. Yaylandırdığım baş parmağımla misketimi hedefe doğru savuruverdim. Toprak kuruydu ama fazla pürüzlüydü ve misket ufak taşlara çarparak yön değiştirdi ve dizili misketlerin arasından seke seke ilerleyip hedefi ıska geçti. Daha sonra ise iyi bir atıcı olduğunu anladığım ve adının Yavuz olduğunu öğrendiğim ince ve uzun boylu, şaşı çocuğun atış öncesi küçük çakılların azizliğine uğramamak için önce yeri üfleyip, yol temizliği yaptıktan sonra atış yaptığını farkettim. Sonraki turda aynısını ben de yaptım ve tek seferde iki taş birden vurdum.
Sıranın tekrar bana gelmesini beklerken elindeki misketlerle oyuna dahil olmak istercesine bize bakan bir çocuğa ilişti gözlerim. Göz göze geldik ve bir anda gözden kayboluverdi.
Oyun sona ermiş, cebini ziyadesiyle şişiren misketleriyle günün en kârlısı Yavuz çıkmıştı.
Ben ise o gün vurduğum üç misketle yetinmiştim. Fena bir başlangıç sayılmazdı.
Balkonlardan gelen anne sesleri birbirine karışmaya başlamıştı.
İlk önce Yavuz’un annesi çıkmıştı balkona. Ankara’dan yeni dönen babası ve onu bekleyen bir yemek sofrası vardı. Ben ise zamanımın dolmasını bekliyordum. Hem hava kararmamıştı henüz hem de babam bankadan dönmemiş, eve gelip kravatını gevşetip tek hamlede boynundan çıkarmamış, takım elbisesini elbise dolabının bir köşesine asıp “bizim oğlan nerede?” diye sormamıştı.
Bizim apartmanın karşısında demir parmaklıklarla çevrili, paslı sac çatısı olan dev bir bina vardı.
Ne olduğunu tanımlayamadığım bu binada her yaştan çocuk ve o çocuklara emirler yağdıran insanlar vardı. Kimileri takım elbiseli, kimileri ise rastgele giyimli insanlardı. Belli ki bir okul değildi burası ancak bir okul kadar da çok çocuk vardı bahçesinde.
Paslı sac çatılı binanın bahçesinde sırtını duvara yaslamış ve ne olduğu anlaşılmayan bir ezgiyi golviz* çalan bir çocuğun sesi çalındı kulağıma. Bizim oralarda ıslığa golviz denirdi.
Öğlen vakti oyunumuzu elindeki misketiyle uzaktan izleyen ve sonra da gözden kayboluveren o gizemli çocuktu yine. Sırtını dayadığı duvar aidiyetsizliğini pekiştiriyor gibiydi; ne duvarın öbür tarafına aitti, ne de bu tarafına.
Yanına yaklaşıp golviz çaldığı ezginin ne olduğunu sordum.
“Hiiç, öylesinee, kendi şarkım” diye yanıtladı kısaca, bu sorumu. Dünkü misket oyunumuza neden katılmadığını sordum. “Bilmem, canım istemedi” anlamında dudak büktü sadece.
Ya konuşmayı çok sevmiyordu ya da anlatacağı şeyleri kimsenin anlamayacağını düşündüğü için konuşmak gelmiyordu içinden.
Oysa gözlerindeki heves onu ele veriyordu.
Adını sormayı unutmuştum. O esnada arkadan kulağıma annemin sesinin çalındığını farkettim. Bana her şeyi uzun cümlelerle anlatmazdı annem ama adımı her çağırışında farklı bir ses tonu oluşurdu ağzında ve ne söylemek istediğini o tondan yakalardım anında. Böyle zamanlarda dünyada kimsenin bilmediği gizli bir lisanı aramızda konuşuyormuşuz gibi hissederdim.
Kavak ağaçlarının tepesine tüneyen kargalar, gecenin karanlığıyla birlikte görünmez olunca artık eve gitme vaktinin geldiğini anlıyordu çocuklar. Ben hariç ev ahalisinin tüm üyeleri bir araya toplanmıştı ve annemin sesi balkondan tüm mahalleye dalga dalga yayılıyordu. Yemek hazırdı ve sofrada sandalyesi boş kalan bir tek ben vardım anlaşılan. Böyle diyordu annemin sadece adımı çağıran sesi.
Adını henüz bilmediğim bu gizemli çocuğu gizemli ‘malikanesine’ uğurlayıp ben de evime doğru yürümeye başladım. Merdivenlere sinen ve birbirine karışan yemek kokuları yanaklarıma çarpıyordu. Sonunda çıkacağım merdiven kalmadı ve evime vardım. O sofraya oturmadan önce ellerimi, dirseklerimi ve yüzümü yıkamam, dizleri çamur izi olan pantolonumu değiştirmem gerekiyordu. Tüm bunları yaptıktan sonra sofrada bana ayrılan sandalyeme oturdum. Herkes her zamanki yerinde duruyordu. O gün pişen yemek dışında handiyse her şey bir önceki günün aynısıydı. Aile meclisimizin toplandığı yegane organizasyonlardan birisi olan akşam yemeğimiz başlamıştı sonunda.
Çocuk aklıma takılan meraklı sorular varsa o yemek masasında dökülürdü ağzımdan.
Ellerim yağlı, ağzım dolu olsa da boğuk bir sesle “Anne şu karşıdaki büyük bina ne?” diye soru verdim bir çırpıda. Annem zaman kazanmak istercesine “Hangi bina yavrum?” diye sordu.
“Kocaman bir futbol sahası bile var ya hani, o bina” diye yanıtladım.
“Anladım şuradaki binayı diyorsun sen galiba” diyerek işaret parmağıyla pencere camından dışarıyı gösterdi annem ve sakin bir ses tonuyla “Orası yetiştirme yurdu yavrum” diye cevap verdi. Sofradayken soru üstüne soru eklemek annemi kızdırırdı. O yüzden şimdilik o binanın ne binası olduğunu öğrenmekle yetindim. Yazılı olmayan bir kuraldı; soframızda yemek yerken pek konuşulmazdı ama bir veya iki soruma çoğu zaman bir şey demez, beni yanıtlardı ailem. Soru soruyu kovalamaya görsün hemen “bunları sonra konuşuruz oğlum, hem yemek yerken konuşulmaz” diye cevabı yapıştırıverirlerdi.
Bundan sebep sorulamayan bazı sorular bir sonraki yemeğe devrederdi. Çoğu zaman bir daha sormayı unuturdum ama o binanın bahçe duvarında golviz* çalan gizemli çocuğun bakışları aklımdan hiç çıkmıyordu ve bendeki soru sorma isteğini daha da pekiştiriyordu.
Bu bina neyin nesiydi? Bu çocuklar kimdi? Nerelerden gelmişlerdi bu koca binaya?
“Yetiştirme yurdu” da neyin nesiydi? Bahçesinde büyük bir toprak futbol sahası da olduğuna göre, tüm dünyaya buradan futbolcu mu yetiştiriliyordu acaba ?
Çocuk aklımda birbirini kovalayan sorular delice bir oraya bir buraya koşuşturup duruyordu. Aldığım her cevap ise yeni bir soru açıyordu zihnimde.
Bir gün daha akıp gitti. Geçen günün aksine hava güzeldi ve bir futbol maçı yapmak için oldukça elverişliydi.
Kapı çalındı ve zile basan Yavuz’du. Beni maça çağırıyordu. İzni koparır koparmaz maçta oynamak üzere aşağıya indim. Yavuz’un topu çok cezbediciydi. Televizyonda futbolcuların oynadığı o toplara çok benziyordu, yıldızlıydı. “Ankara’dan getirdi babam. Orjinal şampiyonlar ligi topu” diye ekleyerek sunumunu yaptı herkese Yavuz.
Herkes toplanmıştı ve takım oluşturmak için aldım-verdim yapılmış, bu işlemle takımlar belirlenmiş ve eş sayıda iki takım asfalt yolun ortasına tebeşirle çizilen orta saha çizgisinin iki tarafına dağılmıştı.
Maç başladı ve ilk golü bizim takım attı fakat Yavuz topun kale direği olarak koyduğumuz iki taştan birinin dışından geçtiğini, şutun aslında kaleyi bulmadığını söyleyip duruyor, işi biraz da çirkefliğe vuruyordu.
Top arka tarafta elindeki tahta çubukla bir inşaatın hafriyat kumunu eşeleyen ‘adını bilmediğim o ‘gizemli çocuğun’ yanına düştü. Takımdan biri “Alii, topu buraya göndersene” diye bağırınca çocuğun adının Ali olduğunu öğrenmiştim. Ali esmer ve uzun kirpikli bir çocuktu. Konuşurken gözlerini kaçırır, az ve öz konuşurdu. Dilinin söyleyemediğini gözleri ve elleri konuşurdu.
Yıldızlı şampiyonlar ligi topu yanına düşen Ali bu oyunda da oynamıyordu ve iki takımda da değildi. Bu duruma çok içerlemişti. Miskette pek iddialı değildi belki ama futbolu çok iyi oynadığını düşünüyordu. Mahallenin bir Messi’si varken nasıl olur da maç kadrosuna alınmazdı, akıl sır erdiremiyordu.
Bunun cevabı çok basitti. Topun sahibi Yavuz’du ve onun canı kimi oynatmak isterse o oynuyordu.
Bunun farkına varan Ali, Yavuz’a içten içe biraz daha kurulmuştu ve kendi elleriyle yaptığı kumdan şatoyu elindeki tahta çubukla tek hamlede devirivermişti.
Bir süre sonra kulağıma yine aynı melodi çalınmaya başladı.
Ali golviz* çalmaya başlamıştı yine…
*Golviz: Zazacada ıslık demektir.
Üçlemenin 2. öyküsü ASFUR‘u okumak için:


