ÖNE ÇIKANLARÖykü

PARMAK UÇLARININ BELLEĞİ | Tuğçe Yaşar

   Annesi on yıllık oturum izni edinmek için sekiz aydır dil eğitimi alıyor, haftanın iki günü bir buçuk saatlik derslere katılıyor. Fransa’da B1 seviye koşulu Haziran’da yürürlüğe girecek yasalar arasında başta gelenlerden. Can eriği gibi iri ve ela gözlü Şirin Hanım’ın dört aşamadan oluşacak sınavına bir ay kalmış. Göğsüne uzanan kara saçları uçlarından kıvrımlı. İki günlüğüne oğlunu ziyarete İstanbul’a gelmiş. “Artık bitti o kitap sözlük devri. Şimdi oturtuyorlar bizi bir bilgisayarın karşısına, basıyorlar Entrée adlı, o oklu tuşa sorular önümüze dökülüveriyor. Hoca da yok ki, bizi anlamaya çalışsın ya da ne bileyim sorusunu doğru cevaplamamız için başka sorular sorsun. Zaman da kısıtlı hani, yazdın yazdın yoksa tak diye kararıyor o tane tane kelimelerini duyduğumuz ama sesi bizim sesimize benzemeyen ekran. Neymiş, süremiz bitiyormuş,” hiç araya girmeden annesini dinliyor Deniz. Eve yarım saat önce gelmiş, esneyip burnunu çekiyor, boynunu kaşıyor. Bakışları bungun. Annesi sözlerini bitirdikten sonra bir şey söylemesini bekler gibi gözlerini ona dikince, mutfakla salon arasında git gel yapmaya başlıyor. Sessizliğini koruyarak üçüncü kez önünden geçince Şirin Hanım içini çekerek sol elinde tuttuğu çoktan ezberlemiş olması gereken notları bilgisayara yazmayı sürdürüyor. Eski zamanlarda yaşlı amcalar vardı, bakkalda, kasaların ardında dururlardı. Çoğu sıska olan bu adamların mutlaka burunlarının üzerinden düşmeye hazır gözlükleri olurdu. Sağ ellerinin işaret parmakları hiç aksatmadan sürdürürdü hesap makinelerinin artı tuşuna basma görevini. Deniz bir kâğıda bir ekrana bakan annesine onları andırdığını söyleyecekti ama gülümsemekle yetindi. Hem Fransızcayı sökecekti hem de öğrendiklerini ilk kez, bu yıl tanıştığı bilgisayara işleyecekti. Zihni karışmasındı. Sınavın son bölümünde, iş başvurusu için hazırlayacağı örnek motivasyon mektubunu da e-posta olarak göndermesi gerekiyordu. Odanın içinde dur duraksız süren adımları annesinin elindeki kâğıdı çekip almasıyla kesilince onun sesi duyuldu. Yazıya varıldığında yalnızca parmak uçlarına, tuşlara yer yer de ekrana odaklanması gerektiğini anlatıyordu. Annesi anlamsız bakışlarla oğlunu izlerken, “Yaz bakalım,” dedi gelişigüzel. “Bu sabah saat sekizde uyandım,” “Türkçe mi?” “Evet, iki elini de kullan!” dedikten sonra söylediği ilk cümleyi yineledi ve sonrasındakileri bir daha tekrar etmeyeceğini, iyi dinlemesini tembihledi. Klavyedeki harfler biraz daha hızla yan yana geliyordu. “Üzerimi değiştirdim, fırına gidip iki ekmek aldım.” Cümleler arasında duraksarken masada annesinin açtığı peynirli börekten bir dilimi ağzına yuvarlayıverdi. “Kahvaltımı yaptıktan sonra soğuk bir duş aldım,” yüzü annesine dönük olmasa da üzerinde gezinen bakışlarını hissediyordu. “Açtım en sevdiğim şarkıları ve yüzüm güleç pencereye doğru uzandım koltuğa,” Şirin Hanım son kelimeleri yazarken düşünmeden, “Ne de güzel oldu,” demiş hemen ardından da “Oğlum, kafa mı buluyorsun, ver şu notları da yazayım. Bak saat geç oldu, iki kez daha yazsam iki kelime daha eder biliyorum,” diye eklemişti. Bir süre sessiz kaldıktan sonra elinden geldiği kadarını yapmasını, sınav imkânlarının zorlaştırılmasındaki derdin dil öğrenilip öğrenilmemesi ile ilgili olmadığını söylemişti. Sabah erken uyanıp okul servisinin yolunu tutacaktı, saatin gece yarısını geçtiğini fark edince odasına çekildi. Çantasında kalan beş ödev kâğıdının düzeltmelerini bitirdikten sonra yatağına geçip gözlerini kapadı.

   Maurice Utrillo İlkokulu’nun bahçesinde kırk yıldır çocuk sesleri çağıldıyordu. Deniz’in bu okulda da öğretmenlikte de ilk senesiydi. Fransa’dan bir öğretmen arkadaşı aracılığıyla öz geçmişi okul yönetimine ulaştırılmıştı. Eğitim hayatı, ilgi alanları müdürün gözlerini kamaştırınca hemen görüşme talep edip tanışmak istemişti. On gün içinde, annesinin bugün notlar almaya çalıştığı bilgisayarda türlü mülakatlardan geçti. Fransızca telaffuzunu çok beğenen okul yönetimi hemen işe başlayabileceğini söyleyince mutlu oldu.  Her konuşulandan memnun kalsa da alacağı aylık ücretin çalışma koşulları, ders saatleri, okulda sorumlu olacağı birçok konuyla pek örtüşmediği düşüncesi içine sinmiyordu. Tanıdığı öğretmen arkadaşlarına, üniversitede hocalarına danıştı, fikirler aldı. Ayrı ayrı hepsi işin başında olduğunu, böyle yol alındığını söyledi kendisine. Üniversite öğretmenleri maaş konusunda biraz daha diretebileceğini söylese de Deniz öğretmen heyecanına yenik düşüp sözleşmeyi on birinci gün imzaladı. Yaz tatiline aylar kalmış ama dönem arası iş başı etmesine engel olmamıştı bu süreç. Servi boyluydu, yüzünde avurtları çekikti Deniz öğretmenin. Kumral kısaydı saçları, gözleri iri yuvarlaktı annesi gibi. Bu sene yirmi beşinci yaşını karşılamıştı. Babası tatar göçmeni. Malatya’da doğan annesi, üniversitenin son yılını İstanbul’da okurken tanışmış Deniz öğretmenin babası Sinan’la. Okul bitiminde evlenmişler, yazları Kuzguncuk’ta, kışları Paris’in gri havasında soluk tutuyorlar yaşama. İki katlı evlerinin üst katında Deniz öğretmen, alt katında da yanına geldikçe anne babası kalıyor. İlköğretim ve liseyi İstanbul’da devlet okulunda bitirip yüksek puanla kazandığı üniversiteyi Paris’te tamamlıyor. İş teklifinden sonra çok düşünmeden çocukluk ve ilk gençliğinin şehrine dönmekte karar kılıyor. Kendi insanına, kendi memleketine emek vereceğinden heyecanı büyüdükçe büyüyor. Her sabah beşi kırk geçe Çınaraltı Kafe’nin önünden servise binip Silivri’ye doğru yola düşüyor. Başta düzenli bir şekilde derslere giremiyor da olmayan öğretmenlerin yerini doldurup akşam ve hafta sonu ödevlerini hazırlamalarına destek oluyor. Bu da haftada yirmi beş saat derse giren öğretmenlerin sabrını dürtüp moralini bozuyordu. Birinin bebeği henüz bir yaşına basmamış, birinin ikinci sınıfta oğlu var, kayıt parasının yarısı annesinin orada on yılı aşkın öğretmen oluşuyla bağdaş kurarken diğer yarısı bugün kazandığı maaşından kesiliyordu. Bir diğer öğretmen okula yakın oturup tüm yaşamını o kapı etrafına sermiş, başka birinin ise iki ikiz çocuğu da lisede, en küçüğü seneye başlayacak okula… Her birinin okulla zorunlu ya da zorlu bir bağı varken biri diğerinden bir derse eksik girse göze gelir, dile düşerdi. Öğretmenler odasına gittiği ilk gün, ağzı kulaklarındaydı Deniz öğretmenin. Kapı önüne dikilmiş merakla sorulan sorulara cevap verirken gülümsemeyi ihmal etmiyordu.  Gün dönmüştü de o akşam düşünceli bakışlarla serviste yolu izleyerek varmıştı eve. Akşam yemeğinde annesi arkadaşlarını sorunca, gencecik, donanımlı olduklarını ama birbirlerine karşı samimi olmadıklarını söylerken yüzü kızarmıştı, iyi insanlar olduğuna inandığını eklemeden edememişti.

   Öğretmenler odası uzun ve yoğun günlerin sağaltıldığı yerlerdi. Orada öfkelenilir, orada mutlu olunur, sessiz kalınır ve sevinç gözyaşları dökülürdü. Orada taşılırdı, orada heyecan ve keder ağırlanırdı. Çiçeği burnunda öğretmelerin dedikodusu da ilkin o odada yapılırdı, yeni gelen bir sonraki öğretmenin gelişiyle eskiyince kavrayacak olurdu bunu. Deniz öğretmen dokuz kişilik kadın öğretmenin içindeki ikinci erkek öğretmendi.

   Mayıs’ın ilk haftası, merdivenlerden düşüp kolunu kıran Nilgün öğretmen sağlık raporu alınca dersleri ona verilmişti. O da arkadaşları gibi daha düzenli ders vermeye başlamıştı ve böylece Avrupa’daki eğitimini, Fransız vatandaşlığını düşünüp kendilerinden üstün tutulacağını tasarlayan arkadaşları o günlerde arınmıştı önyargılarından. Sınıfta ilk baş başa kalışında gözleri faltaşı kesilmiş, konuşmasını bekleyen öğrencilere uzun uzadıya gülümsemişti. Daha üçüncü sınıftaydılar. Heyecanından kimi zaman ne diyeceğini bilemese de işlemesi gereken konuyu şiir okur gibi tane tane dile getirmişti Deniz öğretmen. Zil çalınca tahtayı silip diğer derse geçmişti. Bu sınıf diğerinin aksine biraz daha haşarıydı. Dersin ilk beş dakikasından sonra birbiriyle konuşmaya başlayan öğrencilerin gürültüsü Deniz öğretmenin sesini aşmıştı. Pencere kenarına gidip sessizce sınıfı izlemekte çare aramış ama değişiklik olmayınca masasına dönüp ne yapacağını kara kara düşünerek geçirmişti kırk dakikayı. Aralarından kıvırcık saçlı Hüseyin, “Mösyö bunlar hep böyle,” demişti. Arka sırada oturan saçları iki omzundan örgülerle beline uzanan Rosa’nın sınıfa dönüp yeni öğretmenlerini üzmemeleri gerektiğini söylemesinin de faydası olmamıştı. Deniz öğretmen, bağırıp çağıran, cezalar veren biri olmak istemediğinden söz edince çocuklar alaylı gülmekten geri durmamıştı. Günler geçtikçe yeni yeni oyunlar kurmayı, öğrencilerin dikkatini kelimelerinde, parmak uçlarında, sesinde tutmayı öğrenmişti. Sene sonu geldiğinde derslerine katıldığı öğrencilerin karne töreninde o da yanlarınaydı. Yaz tatili başlayıp bitmişti. Yeni dönemde artık kendi sınıfı olacak, düzenli olarak derslerini, ödevlerini hazırlayacaktı. Okuldaki son iki hafta gibi ilk iki hafta da seminer haftasıydı. Öğretmenler odası düzenleniyor, sınıflar hazırlanıyor, eğitimler veriliyordu. Öğretmenlerin sınıf ve dersleri açıklanıyor, öğrenciler üzerine fikirler paylaşılıyordu. İki haftanın sonunda, heyecanı dipdiriydi. Çiçekler açtıracaktı dokunduğu her göze. Bu düşünceyle uyuyup uyanırken öğrencilerden önce okula velilerin gelmesi onu şaşırtmıştı, ilkin onlarla diyalog kurmuştu. Deniz öğretmene nasıl giyinmesi gerektiğini müdür yardımcılarının ağzından arkadaşları aktarıyordu. Resmî olunması gerektiğini, hiç yoksa gömlek ve mutlaka kumaş pantolon giyinmesini tembihliyorlardı. O sabah herkesi saran telaşta kendine sakin kalmayı öğütlüyordu. Herkesin bir görevi vardı, anne babaları bahçede karşılayan öğretmenler, girişte ağızları kulaklarında yol gösteren öğretmenler, sınıflara kadar eşlik eden öğretmenler… Tanımadığı bir şeyi gizler gibi o da bu döngüye ayak uydurmaya çalışıyordu. Sınıf kapısında görevliydi. Tek tek gelen anne babaların kendisini baştan aşağı süzmesine anlam veremese de arkadaşları gibi onları güler yüzle karşıladı. Öğrencilere ders verecek her öğretmen tahtanın önüne dizilmiş ders içeriğini, kullanılacak araç gereçleri ve daha önemlisi iş görüşmesinden geçer gibi kendi özgeçmişini ele almıştı. Önceki günlere göre daha alımlı, şık giyimli öğretmenler anlatacakları hakkında hazırladıkları demeçleri ezber edinmiş tek tek dile getiriyordu. Deniz öğretmen de kendisinden söz etti. Okuduğu üniversiteleri, geçmiş deneyimlerini anlatanlara nazaran trenle yollara düşmeyi, yüksek dağ eteklerinde, açık deniz kıyılarında, çınarlı nehir boylarında yürümeyi ve kitapları sevdiğini söylerken annelerin aralarında bakışmaları gözünden kaçmamıştı. Daha profesyonel bir konuya değineceğinin altını çizip nereden mezun olduğunu soran bir babaya Sorbonne Üniversitesi derken sesi incelmişti. Babanınsa bu duruma paralel gözleri büyümüştü. Öğretmenler odasına dönünce sandalyelere oturmuş, topuklu ayakkabılarından arınmış öğretmen arkadaşlarını sessizce izlemeye durmuştu. Akşam eve döndüğünde telefonda konuştuğu annesi hâlini hatırını, ilk günün nasıl geçtiğini sorunca Deniz öğretmen kendini kız isteme merasimindeymiş gibi hissettiğini söylerken içini çekmişti. Ellerinde çiçek ve çikolatanın eksik olduğuna dair şaka bile yapmıştı.

   Ertesi gün dersler başladığında biraz daha hafiflemişti. Sabah yedi ila akşam dört buçuk arası okulda olmak zorunluydu. Haftada yirmi sekiz saat ders anlatacaktı. Kendi ana sınıflarında her gün iki saat metot, bir saat okuma bir saat de konuşma dersine girecekti. Kalan saatleri üst sınıflarlaydı. Cuma günleri okul ikiye kadar olduğundan o gün biraz daha erken bitiyordu. Her öğretmen gibi derslerinin olmadığı zamanlarda ödevlerini hazırlıyor, gerekli toplantılara katılıyordu. Günler geçtikçe derslerde peşi sıra konuları anlatırken çocuklara hâl hatır sormaya vakti olmayışını dert edinmeye başlamıştı. Hiçbir sınıf diğerinden geri kalmamalıydı, bir sonraki hafta tüm sınıflar aynı ritimde yeni konuya geçmeliydi. Bir zaman sonra arkadaşlarıyla bu durumun normal olmadığını, alışmak istemediğini paylaşmıştı. Zamanla sindireceğini, çok düşünmemesi gerektiğini söylemelerine ise gerginlik yaratmamak için gülümseyerek karşılık verip hemencek ayrılıyordu yanlarından. Yangın merdivenlerinde alıyordu soluğu. İki gün sonra dayanamayıp öğrencileriyle konuşmuştu. Uslu dururlarsa her dersin ilk on dakikasında sohbet edip kelime oyunları oynayacaklardı. Öyle de yapmışlardı. Aylarca dersleri ve öğrencileri dinlemeyi güçlü bir dengede tutmayı başarmıştı. Hatta günde bir kez birlikte seçtikleri, “Le Voyage de Chihiro[1] adlı filmi beşer dakika izleye izleye bitirdikleri bile olmuştu. Artık çocukların neye nasıl tepki vereceğini çözmüş, onları ses tonlarından bakışlarından anlar olmuştu. Günlerin her biri diğerini alışagelmiş bir seyirde karşılıyordu. Haftalar öncesinde belirlenen, unutulmaması için öğretmenlere sürekli mail ve mesaj yoluyla hatırlatılan bir cuma günü okulda öğretmen oylarıyla sonuç bulacak bir seçim gerçekleştirilecekti. Sabahtan herkesi saran telâş ve koşturmaca o gün Deniz öğretmenin mide kramplarını nüksettirmişti. Öğle yemeği yendikten sonra çocuklar bahçeye çıkmış öğretmenler de dinlenmeye, odalarına çekilmişti. Ders ziline beş dakika kala zümre başkanı öğretmenler odasına gelmiş işleyişi bilmeyen yeni meslektaşlarını bilgilendirirken sonucu onların belirleyeceğini söylemiş ve elini kaldırıp kime oy verirse o kişiyi desteklemeleri gerektiğini eklemişti. Deniz öğretmen bir hışım soluğu yeniden yangın merdivenlerinde aldı. Kapının hemen önünde üç adım ileri geri gidip gelerek sakin olmaya çalışıyordu ki, oyun oynayan çocukları gördü. Tırabzanlara yaslanıp bahçe ile arasındaki incir ağaçlarına konmuş serçelerin ötüşünü duydu ilkin, peşinden kulağında çoğalan öğrencilerin sesleri ise bakışlarını dinginleştirmeye yetmişti. Çok geçmeden son ders zili çalmıştı. Evlerine gidecek olanlar ders bitiminde öğretmenleri eşliğinde okul servislerine bindirilirdi. O gün de öyle oldu. Anne babasıyla eve dönecek öğretmen çocuklarına ise ikinci katta sınıf hazırlanmıştı. Işıklar kapatılmış, perdeler çekilmiş, izlesinler diye beyaz tahtaya bir film yansıtılmıştı. Onlara göz kulak olması için demlediği çay ve sohbeti dillere destan Sevgi Hanım görevlendirilmişti.

   Saat üçe yaklaşırken seçili aileler okul girişinde beklenip konferans salonuna yönlendirildikten sonra öğretmenler de branşlarına göre yerlerini aldı. Sahneye öğrencilerin ders dinlediği sıralardan yerleştirilmişti. Açık, kırmızı perdenin solundaki iki sırada oy verilecek dört aile temsilcisi ikişer ikişer otururken karşılarında kalan sağ tarafta ise biri konuşulanları not almaya hazır diğeri tanık diye belirlenen iki kadın öğretmen oturuyordu. Deniz öğretmen ön sıralardaki aileler dahil hiçbirini tanımıyordu. Sahnedeki iri yapılı, omuzları geniş babanın sesi en arka koltuklardan işitiliyordu, “Hoş geldiniz,” deyip önündeki su dolu bardağı tek seferde bitirmişti. Adliyede bir duruşmayı açan hakim edasını kuşanarak konuşmaya başlamış yoklama alır gibi salondaki her öğretmenle göz göze gelmeyi başarmıştı. Kendini ve hayata geçirmek istediği projeleri anlattıktan sonra diğer temsilciler de kısaca söz almıştı. Az sonra oylama zamanı geldiğinde her öğretmen yüzünü kendi zümre başkanına çevirmişti. Onun eli kalktığında diğerlerininki de havada görünecekti. Deniz öğretmenin yine soluğu kesiliyordu kesilmesine ama bu kez yangın merdivenlerine çıkmasına olanak yoktu. Burnundan soluyordu.

   Bir süre arkadaşlarının sessizliğini, soğuk bakışlarını izledi. Sağ elinin parmaklarını boynunda ve çenesinde gezdirdikten sonra geriye yaslandı. Geçen sene dil sınavlarından iyi notlar edinerek bugün on yıllık oturum izni olan annesinin elindeki kâğıdı, parmaklarının bilgisayar tuşlarına değişini ve gülümseyen yüzünü getirdi gözlerinin önüne. Dizlerinin üzerinde birbirini bulan parmak uçları avuç içlerinde buluşurken birazdan gözlerini açacaktı.

[1] Hayao Miyazaki’nin, Ruhları Kaçışı adlı filmi 2001’de beyaz perdeye sunulmuştur.