HUZUR ZAMAN BOŞLUĞU | Fırat Ürper
Uykunun en derin yerinde uyandım. Yan yattığım için bir gözüm yastığa gömülü, diğeriyle kirpiklerimin arasından korkarak baktım. Oh be, çok şükür! Ortalık hâlâ zifiri karanlık… Uyanmama daha çok vakit var. Üstelik odamın içi soğuk serin… Battaniyemin içi sıcacık ve bin anne şefkatiyle sarıyor beni. Dışarıda ıslık çalan soğuk rüzgâr, pencereme çarpan yağmur damlaları ve göz kapaklarımdaki tatlı ağırlık… Tüm bunlar beni ahenkle derin bir tefekküre itiyor. Tam o sırada açık olan gözüm yavaşça kapanıyor ve uykuya dalıyorum. Ancak bilincim bambaşka alemlere uyanıyor. Onaltı yıllık ömrüm boyunca benliğimde iz bırakan tüm yorgunluklarım ve hayal kırıklıklarım, bacaklarımdan ayak parmaklarıma doğru ilerlerken tırnaklarımın arasından tümünün aktığını hissediyorum. Sonrasında vücudumu ani bir titreme kaplıyor. Kalbim hiç olmadığı kadar hafifliyor. Ruhum, kelebeğin tırtıldan çıktığı gibi bedenimden ağır ağır çıkıyor. Ama bilincim bedenimde kalıyor. Karamsarlık namına hiçbir şeyi düşünmüyorum. Hiçbir şey o an aklımı bulandırmıyor.
Uçsuz bucaksız bir ‘huzur-zaman’ boşluğundayım, ruhum uzay-zaman boşluğunda. Fakat Güneş Sistemi’ni terk edecek kadar uzaklara gitmiş değil. Şimdilik Satürn halkalarının üzerinde dolanıp duruyor. Ne ara oralara kadar gittiğini anlayamıyorum. Bedenim ise hala battaniyenin altında. Derken uzay-zaman kavramı karmaşık bir hal alıyor. Aynı anda farklı yerlerde ve aynı yerdeyken farklı anlarda bulunabilmeyi keşfediyorum. Bu keşifle birlikte koca samanyolu galaksisini evimmiş gibi görmeye başlıyorum. Haliyle diğer galaksiler, bana yürüme mesafesindeymiş gibi geliyor. Evrenin en derin, en net görüntüsü altında, hiçbir insan bedeninin daha önce şahit olmadığı bir mutluluğu yüreğimde hissediyorum. Bu mutluluk bedenime fazla gelmeye başlıyor. Çabucak ruhumla bölüşüyorum. Bu durum bende bir ayrıcalık hissi uyandırıyor. Seçilmiş biri olduğumu düşünüyorum. Sonsuz mutluluğu keşfettiğimi öğrenen tüm insanlık, nasıl olduysa yaşanabilir bir gezegende, bir anda etrafımı sarıyor. Hepsi de tebessümle, hayran hayran bana bakıyor. Tek tek milyonlarcasının yüzüne odaklanıyorum. İçlerinde tanıdık simalar buluyorum hemen. İlk gözüme çarpanlar, liseden sınıf arkadaşlarım oluyor. Bunlardan bir de Büşra Ece. Ona bakıyorum ilk önce. Bin yıllık seyre değer bir suretle o da bana bakıyor. Ancak bu duruma pek sevinemiyorum. Çünkü sevinmenin zirvesindeyim. Heyecanlanmıyorum da. Buna mutluluğum müsaade etmiyor sanırım. Hiçbir yemek kokusu karnı tok olanın iştahını kabartmaz ya, öyle bir şey işte.
Bu arada en başından beridir ellerimi sürekli arkama saklama refleksimin farkına varıyorum. Dikkatim haliyle ellerime kayıyor. Uzun zaman sonra nasırsız, kirsiz, tertemiz tırnaklı hallerini incelemeye koyuluyorum. Avucumu kapatıp açtığımda, sanayideki bir günlük yevmiyem elimde beliriyor. Bunu birkaç kez daha deniyorum. Kısa sürede, liseye kaldığım yerden devam etmemi sağlayacak kadar param oluyor. Parayı, anneme teslim etmek üzere cebime koyduğum sırada, ruhum insanlığın ancak yüzlerce yıl sonra öğrenebileceği kâinatla ilgili sırların kıyısında, gezintisine kaldığı yerden devam ediyor. Birden bu sırlar battaniyenin altındaki bedenime fısıldanıyor. Bu kez de kendimi çok büyük bir kara tahtanın önünde buluyorum. Yüzümün dönük olduğu kara tahtada, tebeşirle yazdığım onlarca matematiksel işlem yer alıyor. Dev bir problemin çözümünde sona yaklaştığımı anlıyorum. Sonrasında nasıl oluyorsa kâinatın tüm karmaşıklığını bir formüle indirgemeyi başarıyorum. Tebeşirle bu formülü çember içine aldığımda arkamda büyük bir gürültü kopuyor. Korkuyla arkama dönüyorum. 1920’li yılların Avrupa’sında düzenlenen bir bilim konferansında olduğumu kavrıyorum. Onlarca bilim insanının beni dakikalarca ayakta alkışladığını şaşkınlıkla izlerken istemsizce yine tanıdık bir sima aramaya koyuluyorum.
Gözüm ilk başta Max Planck, Marie Curie, Hendrik Lorentz ve Albert Einstein’a çarpıyor. Sonra Büşra Ece’yi ve diğer sınıf arkadaşlarımı seçiyor. Başımı öne doğru eğerek kalabalığı selamlarken gözlerim doluyor. Alkışlamaların kesilmesiyle tüm kalabalık beni tebrik etmek için sıraya giriyor. Büşra Ece’ye bakınıyorum. O da beni tebrik etmek için sıraya girmiş, hemen arkasında duran Marie Curie ile laflıyor. O esnada beni tebrik edenlerden biri, elindeki mendille gözyaşlarımı silmeye çalışıyor. Elin sahibine odaklandığımda Albert Einstein olduğunu görüyorum. Kendisine o sırada ‘Genel Görelilik Kuramı’nın karatahtada yapmış olduğum hesaplamalarda bana büyük kolaylıklar sağladığını söyleme nezaketinde bulunuyorum. Bu sözlerime tebessümle karşılık veren Einstein, muzip bir tavırla dilini çıkararak yanımdan ayrılıyor. Sonrasında başka bir el, yine mendiliyle gözyaşlarımı silmeye koyuluyor. Bir an gözyaşlarımın hiç dinmeyebileceğinden endişe etmeye başlıyorum. Büşra Ece gelmeden kendime çekidüzen vermem gerektiğini düşünüyor, ellerimi yumruk yaparak gözlerimi ovuşturuyorum. Bu şekilde gözyaşlarımı dindirmeyi umarken odanın aydınlığını ve annemin beni uyandırmaya gelmek üzere olduğunu fark ediyorum.
Telaşla sırtımı kapıya dönüyorum. O sırada gözyaşlarımın ıslattığı yastığımı da hızlıca ters çeviriyorum. Yataktan doğrulmaya çalıştığımı gören annem, odanın kapısını açık bırakıp kendi işine geri koyuluyor. Gerçek hayatı kötü bir kabustan sayıp yatağıma uzanarak az önceki alemlere uyanmayı ve sonsuza dek oralarda kalmayı isteyen güçlü bir hisse kapılıyorum. Bunun mümkün olmadığını kabullenmem fazla uzun sürmüyor. Sonsuz mutluluğu tecrübe eden biri olarak dünya hayatının yaşatabileceği hiçbir mutlulukla yetinmeyeceğimden endişe etmeye başlıyorum. Üstelik on altı yaşıma rağmen.
Takvim, *1 Aralık 2005 Perşembe gününü gösteriyor ve hayatı yaşanabilir kılmak, en zor haliyle karşımda duruyor şimdi. Çareyi, tüm yaşananları unutmakta buluyorum. Bu sebeple bana bu rüyayı hatırlatacak her şeyi hayatımdan çıkarma kararı alıyorum. Öncelikle 1927 yılında düzenlenen Solvay Konferansı’na ait duvara asılı posteri yırtıp atmayı düşünüyorum. Ayrıca Büşra Ece dahil sınıf arkadaşlarımı görürüm umuduyla eski okulumun önünden bir daha geçmeyeceğime dair kendime söz veriyorum. Astronomi ile alakalı ne kadar kitap, dergi varsa hepsini elimden çıkarmamla hayatın yeniden yaşanabilir bir hale bürünebileceğine karar veriyorum.
*Not: 23. Solvay Fizik Konferansı, 1–3 Aralık 2005 tarihlerinde yapılmıştır. Konusu ise “Uzay ve
Zamanın Kuantum Yapısı” olarak belirlenmiştir.

