CİHANGİR’DE BİR GECE
İçelim ey cüceler, içelim
Vaktimiz var nasıl olsa
Doğacak yeni acılar için.
Edip Cansever
Rüyamda balık olmuştum.
Evin içinde giderek artan tuhaf gürültüyle gözlerim açılıyor. Kanepede melankoliyle Boğaz’ı izlerken uyuyakalmışım. Koluma bakıyorum, saat gece on bir. Bir kısmı tanıdık bir kısmı tanımadık sarhoş kalabalık salonu dolduruyor. Kulak tıkaçlarımı takıp odamda uyusaymışım keşke, mis. Amerikan mutfağın kanepenin sırtına bitişik barından siyah elbiseli, kumral, hoş bir kız eğilip cigara uzatıyor, başımı sağa sola sallayıp almıyorum.
‘‘Huysuzluğun üzerinde’’ diye sesleniyor salonun bir ucundan ev arkadaşım Gencer.
Yine bütün şıklığı ve dahi yakışıklılığı üzerinde. Cihangir eş cinsel tayfasının en popüleri. Semtin en gözde vintage butiğinin sahibi. Benim kadim dostum. Bütün bu kalabalığı peşine takıp eve getiren şahıs. Bir elinde martini kadehi. Diğeriyle 123 grubundan bir plak koyuyor, salonda Binalar şarkısı dönüyor. Bir elindeki martini kadehini yudumluyor şimdi, diğeriyle erkek arkadaşının belini zarifçe kavrıyor, dingin bir dansa tutuşuyorlar. Pistin ortasında başka çiftler de peyda oluyor.
Halbuki onlar gelmeden ve ben uyuyakalmadan önce boş ve loş salonda tavandan zemine uzanan camın önünde dikilip, Boğaz köprüsünden Kadıköy’e uzanan panoramik manzarayı, kent ışıklarının temsil ettiği envaiçeşit yaşam hikayesini, köprüde durmaksızın akan araba farlarının durmaksızın akan hayatla bağını, karşı yakanın hep bu yakadan daha kuvvetli olan gizemini ve vapurların sakin seyahatlerindeki güzelliği gözlüyordum. Doktor karaciğer değerlerimin geri dönüşü meçhul, kritik boyutlara geldiğini söyleyeli, pencere önünde seyrettiğim bu –her şeye rağmen ve sırf devam ettiği için- güzel olan hayattan yavaş fakat kesin bir biçimde uzaklaştığımı hissediyordum. Aileme ve çevreme söylememiştim, içime kapanışımı ve sıkça uzaklara dalışımı geçici bir melankoli olarak yorumluyorlar. Halbuki bir müddet sonra kalıcı olarak melankoliye boğulacaklar, zannımca. Bir ara eski kız arkadaşlarım aklıma geldi, bir daha aşık olamayacağım fikri kalbimi burktu. Radyoda İstanbul’da Sonbahar çıktı. ‘‘Kız Kulesi ve Adalar’’ kısmında Kız Kulesi’yle pencereden göz göze gelerek ve şarkıyı söyleyen Teoman’ın alt kat komşum olduğunu anımsayarak bu metaforik âna gülümsedim. Sonra gülümsediğimi fark edip gülümsemeyi bıraktım. Kanepeye cenin vaziyetinde kıvrılıp, birazdan evi dolduran güruh tarafından dünyaya getirileceğimi bilmeden anne rahmi ıslaklığında düşlere balıklama daldım.
Çiftlerimizin baygın dansı karşısında boğazım kuruyor, en yakındaki içkiye uzanırken doktorun içki yasağı görünmez bir sopa gibi elime vuruyor. Alt kattan Teoman’ın parti müziği ansızın imdada yetişerek bizim pikabı bastırıyor. Çiftlerin homurdanması arasında davetlilerden biri balkona sıvışıp aşağı sarkıyor. ‘‘Yahu dikkat et!’’ diye bağırmama kalmadan takla atar gibi aşağı düşüyor. Balkona koşturuyoruz. Şapşal Bey dallara ve tentelere takılarak Plato Film Okulu’nun bahçesine yumuşak iniş yapmış.
‘‘İyi misin? Niye sarktın öyle?’’ diye sesleniyor Gencer.
‘‘Teoman’ın evini merak ettim. Penceresinden biraz görürüm içeriyi diye sarktım,’’ diyor Şapşal Bey aşağıdan.‘
‘Bravo. Sabah Sinan Çetin’den isteriz seni, çamaşırımız bahçesine düşmüş gibi,’’ diyorum.
Ahaliyle birlikte içeri dönüyoruz. Heykelcik formundaki köşe aydınlatmalarımızın amberliğiyle gölgelenen yüzlerin arasından hole doğru kararan bir yüzle süzülüyorum. Dişlerimi fırçalayıp odama sığınacağım. Banyoya giriyorum; suyla dolu küvete kırmızı elbisesiyle uzanıp kırmızı şarap içen bir kızla karşılaşıyorum.
‘‘Çin çin’’ diyor neşeyle kadehini kaldırıp.
Tezgahtaki diş fırçalı ve macunlu bardağı kaldırıp, ‘‘bilmukabele,’’ diyorum. ‘‘Musluğu kapasan mı? Küvet taşacak.’’
‘‘Taşsın sular! Kırmızı bir balık gibi ben de küvetten taşıp akarım sularla Cihangir yokuşlarından Boğaz sularına,’’ diyor bir şair tonlamasıyla.
‘‘Rüyamda balık olmuştum,’’ diyorum ben de, ‘‘fakat ne renktim bilmiyorum.’’
‘‘Kırmızıydın sen de,’’ diyor, ‘‘ben de aynı rüyadaydım,’’ diye ekleyerek kahkaha atıyor.
Önlem olarak yerlere epey bir havlu yığıp şairane banyoyu terk ediyorum. Karanlık odamın kapısını açınca pencereden sızan sokak lambasının loşluğunda yatağımın üzerinde öpüşen iki silüet fark ediyorum, silüetler beni fark etmiyor. Gerisin geri kapı eşiğini terk edip Gencer’in boş odasına sığınıyorum. İkimizin odası da Boğaz’a değil arka cepheye, Akyol Sokak’a bakıyor. Sokak lambasının loşluğunda, konsolun üzerindeki cansız manken başına geçirilmiş kırmızı peruk parlıyor. Bunu Gencer veya erkek arkadaşı zaman zaman takıyor mu yoksa yalnızca dekor mu diye meraklanırken, duvarda Gencer’in dedesi Gencer Bey’in Zeki Müren’le rakı içtikleri siyah-beyaz fotoğrafla göz göze gelip ikisini de reveransla selamlıyor ve pencere pervazına doğru çekiliyorum. Akyol Tekel’in bira markalı, mavi ışıklı tabelasının sokağa yansıması hep hoşuma gitse de şimdi karaciğerimi anımsatarak canımı sıkıyor. Yokuşta, ucuna gaz lambası astığı seyyar arabasıyla Özgü beliriyor. Neşeyle seslenip beklemesini rica ediyorum.
Özgü seyyar kitapçılıkla harçlığını kazanan üniversite öğrencisi bir genç kız. Otonomist Marksizm üzerine kitaplar satmaktan hoşlanıyor. Annesi yetmişlerde İtalya’da okumuş, İstanbul’a otonomist fikirlerle dönmüş ve kızını da öyle yetiştirmiş, yalnızca genetik değil ideolojik bir bağ da söz konusu. Hâlâ Salacak’taki bohem entelektüeller kahvesinin buğulu camları ardında sigarasını ve vişne likörünü masadan eksik etmeden saatlerce polemik yapmaya bayılır.
Salondaki hengâmenin içinden bir malibu şişesi kapıp aşağı fırlıyorum.
‘‘Canın sıkkın gibi, Okan Abi?’’
‘‘Biraz kitap karıştırayım senin tezgahtan, kafam dağılır. Bunu sana getirdim.’’
‘‘Malibu sevdiğimi nasıl da bilir, sen içmiyor musun abi?’’
‘‘İçesim yok canım, benim yerime de iç de keyfim gelsin.’’
‘‘Telefonunu da verir misin abi, şarjım bitti, Levent’i arayayım bir yandan, merak ediyordur.’’
Levent Özgü’nün sevgilisi, Leninist olduğu için pek anlaşamıyorlar fakat kopamıyorlar da. Eve politika getirmemek lazım ama bizzat evleri politik. Telefonu verip kitapları incelemeye koyuluyorum. Bonefeld, Cleaver, Holloway, Federici (en sevdiğimiz cadı) ve nihayet Bifo’nun ‘‘Gelecek Yok’’ metni. Gelecek yok. Titrerim mücrim gibi baktıkça istikbalime. Üşüme geliyor. Merdivenlerden tarafa birkaç adım atıp Boğaz’a bakasım var ama apartman eşiğinde karşı duvarın graffitilerine bakmak dadaist ruhuma daha uygun geliyor. Biraz punka ihtiyacım var.
‘‘Abi Levent Fındıklı Parkı’nda şarap içiyormuş, biz de gidelim mi?’’
Özgü seyyar arabanın üzerine, kitapların arasına kuruluyor, ben tekerin üzerindeki bölmeye çıkıp bizi yokuş aşağı sürüyorum. Akyol’u Mebusan’a bağlayan keskin virajda kontrolü kaybediyorum, alabora oluyoruz. Bir film klişesi gibi saçılan kitapları topluyoruz. Kazancı’daki manav erik yetiştiriyor yatışalım diye.
‘‘Abi sen tezgaha otur, ben süreyim.’’
Sahil yoluna süratle iniyoruz, tramvayın ve birkaç arabanın altında kalmaktan kıl payı kurtuluyoruz. Fındıklı Parkı’ndaki insan kalabalığının içine çığlıklar arasında dalarken gözlerimi kapatıyorum. Denize doğru yavaşlamayı beceremeyerek tümseğe çarpıyoruz ve dosdoğru sulara uçuyorum. Türlü ışıklarla boyanan Boğaz sularına sırtüstü uzanıyorum. Yıldızlar görünse ne yakışırdı manzaraya, yakışıklı manzaraya. Özgü ve Levent kıyıda halime gülerken, Levent şarap şişesini bana doğru fırlatıyor.
‘‘Yarasın abi.’’
Yan yatan şişeden Boğaz’a damlayan şarabın kokusu ayık kafamı daha da ayıltıyor. Denize şarap çalıyorsun ama tutar mı Leventçiğim? Yataktaymış gibi sola dönüp Cihangir sırtlarında bizim evin ışığını görüyorum, alt katın balkonunda Teoman’ın silüeti sigara yakıyor. Sonra dev bir megafonla kente sesleniyor:
‘‘Akşama doğru azalırsa yağmur…’’
İstanbul işini gücünü bırakıp hep bir ağızdan cevaplıyor:
‘‘Kız Kulesi ve Adalar…’’
Bu kez sağa dönüp Kız Kulesi’ne gülümsüyorum, onun eteklerinden bana doğru mehtap uzanıyor, gecenin içinde beni işaret ediyor. Sonra yüzüstü denize gömülüyorum. Akciğerlerim yok olacak zannederken karaciğerim kayboluyor, ama yine de solungaçlarım çıkıyor. Öldüm sanıyor herkes, bilmeden.
Ama rüyamda balık olmuştum.
Ağustos 2026, Antalya

