ADA ÇAYI YEŞİLİ | Caner BİNGÖL
“Her şeyde bir çatlak vardır;
Işık işte oradan içeri girer.”
Leonard Cohen
Otuz altılı yumurta kolisinden yumurtaları teker teker çıkarıp buzdolabına dizmeye başladım. Her birini elimden kayıp gitmesinler diye buzdolabının yumurtalık kısmına kusursuz bir nizamla dizmeye özen gösterdim. Otuz altıncı yumurtaya uzandığımda parmaklarımın ucunda soğuk bir ıslaklık hissettim; yumurtanın kabuğu çatlamıştı. Avucumda dağılan yumurtaya öfkelendim, köpüren nefesimle havaya sinkaflı birkaç kelime serpiştirdim.
Kırılmış bir yumurta için. Evet. Ben. Koskoca adam.
Sıcaktı, yazdı, kapı pencere açıktı. Çaktırmadan balkonun penceresinden aşağı baktım kimseler duydumu diye. Dışarıda manzara yine aynıydı. Hayat olağan akışında sakince ilerliyor, güneş ufuktan çekilmeye hazırlanıyor, kuşlar telaşsızca akşamüstü şarkılarını söylüyor, belediyenin çöp kamyonu her zamanki saatinde çöpleri topluyor, karşı apartmanda beşinci katta canı sıkılan beyaz poodle köpeği pencere kenarına oturmuş sokaktan geçen kedilere havlıyordu.
Dışarıyı seyredince biraz sakinleştim ve az önce verdiğim otomatik tepkiden rahatsız olduğumu hissettim. Rasyonel bir mantık otuz altıda bir firenin gayet iyi bir istatistik olduğunu söylüyordu. Çatlamadan, kırılmadan geçen otuz beş yılın -pardon yumurtanın- hatrını bir kalemde silmiştim. Kendi ritmiyle dönmeye devam eden dünyanın pek de umrunda değildi benim yumurta kolisinden bile doğurmayı başardığım kusursuzluk arızalarım. Velhasıl kırık yumurtayı çöpe atıp lavaboda suyun altında ellerimi temizledim. Akşam serini ile iyi gider düşüncesiyle bir tane kaymaklı AOÇ dondurması açtım.
Evin bizden önceki sahibiyle randevulaştığımız o gün, ilk önce boş dairenin salonundaki ahşap parkelerin üzerine doğru süzülen sabah güneşine tav olmuştuk ikimiz de. “Güneşin en tatlı saatleri… Bak, ne güzel ışık alıyor. İyi ısınır kışın, çiçekler de coşar burada.” demişti. Onunla hem fikirdim ama yine de teyit etmem gerektiğini hissedip sormuştum: “Güney cepheydi değil mi burası?”
Duyduğumuz cevap ikimizi de ikna etmiş olacaktı ki birbirimize “Tamam işte, budur abi!” bakışı atmıştık. Hayatın önümüze yığdığı onca gündemin arasında belki de hiç sırası değildi bu ev işinin ama klasik de olsa doğruydu; olacağı varsa olurdu.
Tapu dairesinden çıkarken durdu, elindeki kağıdı göstererek.
“Peki sana soru: Ev bu mudur? Yoksa içimizde taşıdığımız bir şey mi dir?”
Elimi göğsüne koydum, “bence budur” dedim. Sence?
“Birbirimizin yanında kendimizi daima evimizde hissediyorsak biz her neredeysek evimiz de oradadır. Bence ev içimizde taşıdığımız bir karavandır; bizimle her yere gelen, bazen yollarda kaybolan, bazen sağanak yağmurlarda ıslanan, bazen çamura bulanıp patinaj yapan, bazen kıyak manzaralarda durup dinlenen…”
Bu dünyayla kurduğumuz bağ derinleştikçe olduğumuz yere demir atmak yerine ufuk çizgisinin ötesini de görmek istiyor, Afrika’dan havalanan bir kuşun Edirne’de içtiği suyu kıskanıyorduk.
Velhasıl çok da büyütülecek bir konu değildi. Aşkı, sevgiyi, yorgun ama hâla ayakta kalmayı başaran inatçı umudumuzu ve hakkında cinsiyeti dışında henüz hiç bir şey bilmediğimiz yeni takım arkadaşımızı da alıp başımızı sokacağımız bir sığınak arıyorduk, hepsi buydu. Eğer ateşten gömlekler giymeyi göze alırsan- barınmak en temel insani bir haktı-. Önce gömlekler giyildi sonra da boya sıçradığında gözden çıkarılabilecek eski bir kıyafet.
“Masrafımız çok olur, boya badanaya para vermeyelim, bunu ben hallederim, gerisine ise bakarız bir şekilde kuzum” dedim. Bazı şeylere yatkınlığım olduğu doğruydu. Üç gün önce, eve kutular halinde gelen demonte mobilyaları, kırk sekiz saat boyunca uykusuz kalsam da kendi ellerimle ayağa kaldırmıştım. Bana bakıp, “İyi kötü yaparsın bir şeyler, belin boynun ağırır ama kotarırsın bence” diye gaz vermişti. Hafta içi beyaz olan yakam, hafta sonları masmavi olurdu.
Duvarın rengine karar verme faslında birbirimizi ikna etmek adına hunharca argümanlar fırlatmıştık havaya. Ben “trend” diyerek nötr renkleri savunuyordum. O da “sıradışı” diyerek doğada bile karşılığı olmayan renkleri savunuyordu. O benim renklerimi ruhsuz, ben onun renklerini uçuk buluyordum.
Bu mevzu ikimizi de yutan bir kara deliğe dönüşmek üzereyken neyseki ikimizin de ruhunu sağaltacak, bakınca derin bir nefes aldıracak o renk çıkageldi: adaçayı yeşili.
Boyaya başlamadan önce zemini boydan boya poşetledim, tüm köşeleri ise kâğıt bantlarla kapattım, bir köşe hariç. Kağıt bant bitmişti. “Ziyanı yok, ince el fırçası da aldım, orayı onunla boyarım” dedim. İlk astar katı bittiğinde yorgunluktan boynum, sırtım ve belim kopacakmış gibi hissediyordum. Birbirimize sarıldık, biraz yorgunluğum hafifledi ve o boş salonun ortasına kurduğumuz bez sandalyelere oturduk. Bana bir filtre kahve demlemişti, çekirdeği Nikaragua’dandı. Kahvenin keyif veren kokusuyla boyanın keskin kokusu havada buluşmuş, ortaya anlamsız bir koku çıkmıştı.
İşe koyuldum yine. İkinci katı attığımda artık adaçayı yeşili pastel ruhunu ortama katmaya başlamıştı.. Son katı atılmamış ama boyanmış bir duvar bile insana huzur veriyordu.
Çok beğendi benim gibi. “Dur bekle. Hele son katı bir atayım da, sen o zaman gör.” dedim gururla. Ağır çalışıyordum ama incelikliydim. Bi yerden sonra bu eylem meditatif bir hal almıştı ve ben her fırça darbesinde dünyayı temize çekiyordum sanki. Bu işi bu kadar iyi kotaracağımı beklemiyordu. Takılmadan duramadı:
“Boş zamanlarında gizlice badana mı yapıyon len yoksa sen?” dedi muzipçe.
“Hayır ama bundan sonra ek iş olarak düşünebilirim, ciddiyim” dedim. Evin henüz elektrik aboneliğini almaya fırsat olmamıştı. Güneş batmadan bu işi bitirmeliydim. Son katı da vurdum. Köşeler de bitmek üzereydi. Bir köşe kalmıştı yalnızca. Küçük el fırçasını elime alıp o köşeye de son fırça darbesini indirdim mi tamamdı.
Bir anda bir gürültü koptu, ses boş salonda duvardan duvara sekerek yankılandı
“Çabuk, çabuk, koş gel, kımıldanıyor bizimki!” diye seslendi, sesi bir kuş kanadı gibi titrekti. Bizim sıpa annesinin karnına ilk merhabasını bırakmıştı. O anı yakından hissetmek için ayaklı merdivenden aşağı nasıl indiğimi hatırlamıyordum. O hengamede fırçam iki duvar birleşiminin olduğu noktada tavana çarpıp bir leke bırakmıştı. Yeşil boyanın çiğ bir sarıya boyadığı bir leke…
Tıpkı mutfakta kırılan otuzaltıncı yumurtaya köpürdüğüm gibi, elimden kayan fırçaya da amansızca öfkelendim. Ağzımdan sinkaflı kelimeler serpildi yine havaya. Biraz önce tarihi bir ana tanıklık etmiş olsam da aklım duvardaki o lekede kalmıştı. Yarattığım o sahte kusursuzluk yine lekelenmişti. Elimi karnına koydum ve sakinleştim hemen. İlk kez oğlumun varlığını hissetmiştim. Hayatın cıvıl cıvıllığı vardı orada. Evin o boş salonu dışında, dışarıda hayat yine kendi kadim ritminde akıp gidiyordu.
O leke bir süre tavanda asılı kaldı. Ne zaman baksam içim sıkılır, sinirlerim bozulur, mükemmeliyetçiliğim tetiklenirdi. Beyaz tavan boyası alıp o çirkin sarı lekeyi kapatmayı çok kez aklıma koymuştum ama bir türlü fırsat bulamamıştım. Buna zaman ayıramayışıma ise ayrıca ifrit olurdum.
Onu parlak iki göz olarak kucağıma verdiler. Bir galya kavunu kadardı, ondan kat kat tatlıydı. Gözleriyle içine doğduğu dünyayı anlamaya çalıştığı o yüz ifadesini dün gibi hatırlıyorum. Ağladı, güldü, sustu, konuştu, diş çıkardı, baba dedi, emekledi ve iki ayağının üstüne kalkmayı öğrendi ve hayal dünyasını kağıtlara dökecek yaşa geldi.
Sulu boyada mahir olduğunu düşündüğümüz küçük bir ressama döndü. Cin Ali’den başlamıştı resmetmeye. Bir gün doğum günümde elinde bir resim kâğıdıyla kapıdan girdi. Bana hediye mahiyetinde bir resim yapmıştı. Üç tane Cin Ali, biri bıyıklı, biri minnak, diğerinin ise saçları uzun, beli etekli. Bir de heyecanla anlatıyor, “bu sen, bu ben, bu da annem” diyordu. Bir şey daha çizmişti gökyüzüne, yeşil.
“Bu nedir oğlum peki?” diye sordum.
Küçük parmağıyla salonun tavanındaki yeşil lekeyi işaret etti:
“Yaprak o baba, oradaki yaprak.”
Benim yıllardır bir “hata” olarak gördüğüm o çirkinliği, oğlumun saf kalbi bir yaprak olarak bağrına basmıştı. Rengi sarıdan yeşile dönmüştü. O dünyaya geldikten sonra hiç tavana bakmamıştım. Belki de o gece rengi yeşile dönmüştü.
Yıllarca bakıp bakıp öfkeyle kendime kurulduğum o lekeye ilk kez şefkatle ve aşkla baktım. Ev ahalisi uykunun güvenli limanına sığındığında merdiveni getirdim. Elime en ince fırçayı aldım ve o lekenin kalbine hayatın inceliklerini, yaprağın kılcal damarlarını ilave ettim. Artık ilk yaprak, tavanımızda resmen açmıştı.
Neşe ve kahkahayla geçen her güzel yılın ardından o yaprağın yanına yeni yapraklar ekleniyordu. Zamanla yalnızca sabahları hane halkına görünen ve o yaprakları göğsünde taşıyan ulu bir çınar ağacı belirirdi. Evde her beliren yeni yaprağa bir isim verdik. Sadece bizim görebildiğimiz, gölgesinde dinlendiğimiz gizli bir ağacımız vardı artık salonumuzun ortasında. Sabahları serçeler kırlangıçlar, saksağanlar gelir, o görünmez dallara konup şakırdı. Evimize gelen misafirler ise ne ağacı seçebiliyorlardı gözleriyle ne de kuşları; salonda yankılanan o cıvıltıları duyduklarında hep aynı şeyi mırıldanıyorlardı:
“Kuş sesleri ne kadar yakından geliyor bu eve”
Sabahın körü değil kare köküydü. Erkenden uyanmış, çizgi filmin başına geçmişti. Bugs Bunny’nin ağaçları kökünden söküp yerini değiştirdiğini gördü. Gözlerinde büyük bir keşfin heyecanıyla bana döndü:
“Baba, bizim ağacın da kökü var mı?”
Onu dizlerime oturttum, saçlarını okşadım ve başladım anlatmaya.
“Var oğlum, olmaz mı? Her ağacın kökü olur illaki ama biz onu toprağın üstünde değil altında olduğu için göremeyiz. Onlar gözümüze görünmezler ama ağacı asıl ayakta tutan, fırtınaya göğüs gerdiren de kökleridir. Toprağın kalbindeki suyu, gücü ve besini yukarılara, o yapraklara taşıyan o görünmeyen damarlardır.”
Oğlum başını kaldırdı, tavanı kaplayan ulu ağaca baktı, yaprakları tek tek isimleriyle saydı.
Bu sen, bu ben, bu da annem dedi. Minik parmağıyla konsolun üstünde duran fotoğrafı gösterip
“Dedem de bu ağacın kökü, değil mi baba?” dedi.
Telefonumun notlar kısmına; alışveriş siparişlerini, kitap alıntılarını, yazlık araç lastiği marka ve fiyatlarını yazdığım sayfaların üstünde bir yere açtığım dijital sayfaya bu öyküyü yazıp bitirmiştim ki telefonum titredi. Arayan yabancı bir numaraydı.
“Aracınız hazır, gelip alabilirsiniz.”
Arabamı yıkamaya bırakalı neredeyse bir buçuk saat olmuştu. Üçüncü nesil bir kahvecide oyalanırken zamanın nasıl geçtiğini anlamamıştım. Arabayı görünce renginin buz mavisi olduğunu yeniden hatırladım. İçi dışı yıkanmış, parıl parıl parlayan bir elmas gibi duruyordu yerinde. Ücretini ödeyip direksiyonun başına geçtim. Eve doğru giderken gökyüzünden sicim gibi bir yağmur boşalmaya başladı. Kusursuzca temizlenmiş arabanın kaportası üzerine birbiri ardına düşen her bir yağmur zerresine, ‘kusurlu’ zamanın kusursuz güzelliğine ince bir tebessümle karşılık verdim.
Silecekler hızlı hızlı bir sağa bir sola gidip geliyor, yol kenarındaki ağaçlar, yağmurun altında birbirinden farklı gölgeler halinde penceremden akıp gidiyordu.
Kiminin kabuğu çatlamış, kiminin gövdesi yosun tutmuş, kiminin dalları rüzgârla bir tarafa eğilmişti.
Ama hiçbiri eksik, hiçbiri kusurlu değildi.
Doğanın kusursuzluğu kusurlarla doluydu.

