ÖNE ÇIKANLARÖykü

 KARA PANTER | Caner Bingöl

Coşkulu kalabalığın bağıra çağıra haykırdığı bestelerin uğultusu yankılanıyordu şehrin arka sokaklarında. Kırmızı siyah meşalelerin ve kalabalıkların arkasında gökdelenler ve neon ışıltılı rezidanslar sönük bir gölge fon olarak duruyorlardı. Bir kuytuda bir solukluk durduk, genzimiz yanıyordu. Saf bir tutku, bitimsiz bir sevgi, neşeli bir başkaldırıydı bizimkisi. Mahalledeki solcu abiler bize lümpen, emekli amcalar ve teyzeler ise serseri sıfatını layık buluyordu. Tribüncüydük, toplumda bir baltaya sap olamayanlardandık onların gözünde. Zaten fıtratımız da bir baltaya sap olmaya yatkın değildi. Balta böler, ayrıştırır. Biz ise birleştirir, toparlardık.
Oysa endüstriyel futbol çölünde bir vahaydı bizim kara-kızıl aşkımız. Çocukluğumuzu, sevinçlerimizi, hüzünlerimizi, ölümleri, doğumları yaşadığımız, kendisi küçük hikayesi büyük mahallemizin başında kara bulutlar dolanıyordu. Beton  imparatorluğu buraları ‘soylulaştırmaya’ bizi de anılarımızın başkentinden söküp şehrin çeperlerine sürmeye çalışıyordu. Üzerimizde formalar ve flamalarla maç günü bir gündüz ritüeli olarak Rantsal Dönüşüme Hayır” çadırına uğruyorduk. Akşamki maç için demlenmeye ve sesimizi ısıtmaya öğlenden başlıyorduk. Futbola ve onun etrafında güzelleşen her şeye yuva oldu buralar. Gelip geçeni önce tedirgin sonra da aşık ederdi kendisine.
Anarres nehrinin kenarında, üzerinde yer yer yeşil otların bittiği toprak sahaydı mabedimiz. Bestelerimiz nehrin şırıltısına karışır, takımın gücüne güç katardı.

Bizim takım ekseriyetle mahalle eşrafından esnaf abilerin, ablaların kimisi lise, kimisi ortaokul çağında olan çocuklarından oluşurdu. Hele ki kalede şapkasıyla Genzo Wakabayashi’yi andıran bir çocuk vardı ki. İzlemeniz lazımdı. Diğerleri alınmasın da, bizim için bir başkaydı o çocuk. Henüz 15’lerinde, Adı Feyyaz’dı. Madenci Fikret abinin tek çocuğuydu. Babası kulağına iyi bir golcü olsun, Ali’sini ve Metin’ini bulsun diye bu ismi fısıldamıştı. O ise golcü olmak yerine takımın kalesini, mahallelinin umutlarını ve hayallerini korumayı tercih etmişti. Eve geldiğinde onun da elleri babasının elleri gibi kömür kokuyordu çünkü kaleci eldiveni yoktu ve babasının iş eldivenlerini kullanıyordu.
Kalenin hakkını da veriyordu bizim kavruk tenli bebe.
Biz ona kara panter derdik mahallece.

Biz de boş durmuyorduk icabında. Ne zaman maç olsa semtten esnaf abileri, mahallenin delilerini ve renkli simalarını toplayıp nehrin kenarına getirir,  soğuk kalsın diye nehire daldırdığımız buz gibi biraları içerdik buğulu şişelerden. Böylece içimizde yükselen fazla ateş harını biraz bırakır, biz de böyle böyle kıvama gelirdik.

Feyyaz hem okuluna devam ediyor hem de takımla antremanlara çıkıyordu. Yaşıtları tabletleri yalarken muhteşem kurtarışlarıyla bütün topların tozunu alıyordu Feyyaz.  Yeteneklerinin farkındaydı. Profesyonel lisanslı bir kaleci olma hayaliyle yanıp tutuşuyordu.
Takımın geçilmez son kalesi…
Kara panterim benim! 

Arkamızda nehrin şırıltısı, ağzımızda bestelerin uğultusu ve ellerimizde bizim takımın flamaları ve atkıları… Tribünde kara kızıl bir canavar suretinde beliriyoruz. Büyük bir gürültü kopuyor; dünyanın kalp atışlarını duyuyoruz.
Nehrin üzerine ince bir sis çökmüş, kale direklerinin arasına bembeyaz bir perde çekmişti. Kömürlükten alıp çantasına attığı bir parça kömürle gözlerinin altını boyamıştı Feyyaz; ışık yansıma yapmasın diye. Keskin gözleri daha da keskinleşiyor, uzun menzilli bir lazer gibi rüzgarı, yağmuru, sisi, pusu delip geçiyor, topu radarına alıyordu. Feyyaz’ın top takibinin mükemmelliği mahalle sakinlerine abartılı geliyor, onda insanüstü yetenekler olduğunu düşünüyorlardı. Handiyse bütün ahali Anarres nehrinin bir ruhu olduğuna inanıyordu, nehir üzerine pek çok rivayet söylenip duruyordu. Feyyaz için de “Nehrin suları ona topun gideceği yeri fısıldıyor” diyordu bazıları. 

Feyyaz ise bu söylentilere gülüp geçiyordu ama bir yandan da nehirle arasında garip ve hoş bir bağ kurduğunu da hissediyordu. Nehir, onun kurtardığı her topa alkış yerine bir melodik şırıltıyla tepki veriyormuş gibi geliyordu.

Maşallahlarını eksik koyduk, nazarlara geldi kara panter, panterimiz…
Antrenmanda bir pozisyonda dizinden sakatlandı. Doktorlar ön çapraz bağlarının koptuğunu ve bu durumda futbol oynamasının bir hayli riskli olabileceğini söyledi. Ağır bir sakatlığın içine düşmüş, hayalleri başlamadan bitmiş, bütün dünyası başına yıkılmıştı. Sahalardan uzaklaşmak zorunda kaldı. Artık okulu ve ne zaman iyileşeceğini bilmediği dizi dışında başka bir şeyi düşünemez oldu. Futbola olan sevgisi ve tutkusu azalmıyor bilakis içinde kabararak daha da köpürüyordu. Nehir kenarındaki boş sahaya gidip sessizce oturur ve suyu izlerdi bazen. Bir gün suyun akışıyla oluşan dalgalar fırça darbeleri gibi salınıp bir silüete dönüştü. Suyun ortasında beliren silüet ona hayallerinin peşinden gitmekten bu kadar kolay vazgeçmemesini, bunun kendine ve yeteneğine saygısızlık olacağını, olasılık denizinde bütün olasılıkların peşinden gidilmeye değer olduğunu söyledi ve sonra serin sulara karışıp gitti.

Yıllar geçti ve dizindeki ağrılar azalmaya başladı. Bir gün, kömürlükten eski bir topunu kapıp gizlice boş sahaya çıktı. Kendini zorlamadan, yavaş yavaş çalışmaya başladı Feyyaz. Ara ara eski hareketliliğini kazanma umuduyla gizlice antrenman yapıyordu. Ancak evde durumlar pek de iç açıcı değildi; ailesi çok ciddi maddi sıkıntılarla boğuşuyordu. Madende işler eskisi gibi değildi. Babası maaşını zamanında alamıyordu ve geriye dönük maaşları da içeride biriktikçe birikiyordu. Annesi de arada bir evlere gündeliğe gitmeye başlamıştı. Eve daha fazla yük olmamalıyım, acilen bir iş bulup para kazanmalıyım diye düşünüyordu Feyyaz. Hem de hayalini bir şekilde sürdürebilmeliydi. Bir yerde bir yol ayrımına gelecekmiş gibi, hayalinden vazgeçmek istemese de geçim sıkıntısı yüzünden futbola veda etmek zorunda kalacakmış gibi bir his kapladı içini. Bu düşünceler beyninde dönüp dolaşsa da yine de iyimserliğini korumaya çalışıyor bir yandan da yerel gazetelerdeki iş ilanlarına bakıyordu.

Bir gece ilanlara bakarken “kiralık kaleci” ilanını gördü. İlanı gazeteden eliyle düzgünce koparıp cebine attı. Arayıp görüşmenin yeri ve günü gibi detayları teyit etti. Halı sahada müdüriyet odasında kır saçlı, lacivert kırmızı eşofmanlı işletme sahibiyle şartları görüştü. Her maç için belirlenen bir ücret vardı ve haftada en az 10 maçta oynaması gerekiyordu. Bütün şartları kabul  etti Feyyaz. Böylelikle hem aile ekonomisine katkıda bulunacak hem de hayallerinin uzağında ama hiç değilse kıyısında bir yerde dolanacaktı.
Kiralık kaleciydi artık kara panter.
Zamanla maçlara gele gide adı dilden dile yayıldı, halı sahalarda popüler bir isim haline geldi. Her takım kendi maçında kalesini Feyyaz’ın korumasını istiyordu. Umut Halı Saha işletmesinin sahibi eski amatör futbolcu bir adamdı. Futbolculuğunda yıldızı pek parlamamıştı. Emekli olduğundan beri de bu işi yapıyordu. Bir gün hiç beklemediği bir anda birisi kapısını çaldı. Ziyaretine gelen eski bir arkadaşıydı ve bir dönem aynı takımda oynamışlardı. O kariyerinde amatör lig dışında oynamazken arkadaşı süper lig takımlarından birine transfer olmuş, milli takıma kadar yükselmiş önemli bir oyuncu olmuştu. Şimdilerde ise büyük bir takımda kaleci antrenörlüğü yapıyor, genç oyuncular yetiştiriyordu.
Geldiği gün ve saatte Feyyaz’ın bir maçı vardı ve antrenör, tesadüfen onu izleme fırsatı buldu. Feyyaz’ın refleksleri, sahadaki duruşu ve kurtarışları adamın dikkatini çekmişti.
Ancak asıl dikkat çekici olan, kale direklerine her dokunduğunda ışıldamasıydı. Hayretle  “Bu çocuk sadece yetenekli değil, kale direkleriyle de konuşuyor” dedi adam kendi kendine.

Maç sonunda Feyyaz’ı yanına çağırdı. “Genç adam, kalecilik yeteneğin olağanüstü. Profesyonel anlamda çalışmayı düşünür müsün?” diye sordu. Feyyaz şaşırmıştı ama bir o kadar da heyecanlanmıştı.

Antrenör, ona bir kart uzatarak, “Eğer ciddi düşünüyorsan, bu numaradan bana ulaş. Seni bizim takımın deneme antrenmanına götürebilirim” dedi. Feyyazın yüzünde bir gülümseme belirdi. O anda, kale direklerinden gelen tatlı bir melodi, sadece Feyyazın duyabileceği bir şekilde kulaklarında yankılandı. 

Hayatının dönüm noktalarından birine adım attığını hissediyordu. Feyyaz, profesyonel kalecilik hayaline yeniden bir adım daha yaklaşmıştı. Bu iyi haberi aldığında aklına ilk önce babası gelmişti. Her ne kadar çocuklarına ve eşine belli etmemeye çalışsa da babası son zamanlarda yaşadıkları geçim sıkıntısı yüzünden kendini sorumlu hissediyor ve bunun altında eziliyordu. Bu haberi ailesiyle paylaşmak için sabırsızlanıyordu çünkü uzun zamandır eve iyi bir haber girmiyordu. Herkesin acilen iyi bir şeyler duymaya ihtiyacı vardı. Evde sürekli maddi durumların konuşuluyor olması herkesi çok germişti.  Feyyaz ağzı kulaklarında apartmanın sokağa açılan kapısına kadar geldi, koşar adımlarla bütün merdivenleri üçer beşer çıkarak eve vardı. Anahtarı vardı. Babam evde yalnız olmalı diye düşündü çünkü annesi bugün gündeliğe gidiyordu ve bu saatlerde henüz dönmemiş oluyordu. Olsun evde kim varsa bu haberi gidip yetiştirmeliyim diye düşündü.

O günün özel bir anlamı daha vardı. Babasının doğum günüydü. Bir elinde ahududulu yaş pasta poşeti, öbür elinde evin anahtarı vardı. Sürprizi kaçmasın diye sessizce anahtarı deliğine yerleştirip kapıyı açtı. Ayaklarının ucunda yürüye yürüye mutfağa kadar gidip pastayı kimse görmeden buzdolabına koymayı başardı. Sonra evin salonuna doğru yürüdü ve salonun perdelerinin havada uçuştuğunu gördü. İçeride bir cereyan vardı, karşılıklı kapı pencere açık kalmış olmalıydı. Sessizce salondan açılan balkonun kapısına doğru yürüdü. Balkonun kapısı açıktı ve demir korkulukların önünde bir kürsünün üzerine çıkan babasını gördü. Beynine baştan aşağı kaynar sular boşalmış, babasıyla arasındaki 5 adım dünyanın en uzun, en katedilmez yolu oluvermişti bir anda gözünde.  Tek ayağını atmış, kendisini boşluğa bırakmaya hazırlanıyordu babası. Ani bir refleksle bir iki adım koştuktan sonra sıçrayıp babasını bir kolundan tuttu ve yere doğru çekip kurtardı Feyyaz. İkisi de yere doğru yığılmıştı. Hayatında yaptığı en güzel kurtarıştı. Doğum gününde babasına yeni bir hayat armağan etmişti Feyyaz. Yerde birbirlerine sarılıyken hiç konuşmadılar bir süre. Yüz yüze gelmeden balkon tavanına bakarak ağlaştılar, yorulunca ve ferahlayınca bıraktılar. Yerde sırtüstü yatarken kombi bacasının üstünde bir kuşun yuva yaptığını farkettiler. Elinden tuttu ve babasını ayağa kaldırdı Feyyaz. Kafalarını uzatıp yuvanın içine baktılar. Yuvada yumurtalar vardı. Yumurtasını yeni çatlatmış, dünyayı meraklı bakışlarla ilk defa seyreden bir yavru kumruyla göz göze geldiler. Gözyaşları yerini tatlı bir tebessüme bırakmıştı. Bir yandan yağmur yağarken bir yandan güneş açmıştı.

Feyyaz babasına aldığı teklifi söyledi. Babası ellerini gökyüzüne doğru açtı, göz pınarlarında kalan bir kaç damla yaşı da akıtarak “teşekkürler hayat” dedi. Rüzgarlar dallarını kırmış, kırılan dallarından bir yuva daha kurmuşlardı.
Feyyaz, şimdi umutla dolu bir sabaha uyanmış, kalbine yuva yapan hayaline doğru yola koyulmuştu. Otobüsün boş bulduğu bir koltuğuna oturmuş camdan akıp giden şehri izlerken kulağında çalınan şarkıya eşlik ediyordu:

“Gül kendine,
Bak ne kadar güzelsin.
Gül kendine,
Dünya kadar güzelsin.
Aslında dünya sensin “

Bir durak sonra Fulya’da indi  ve o kapıdan içeri girdi.