ÖNE ÇIKANLARÖykü

PUSLU AVLUDA ÖZLENEN | Ozan Yüzer


‘‘Gülhane’den uzanıp Sarayburnu’na
İntiharı düşünemedik enine boyuna’
Vedat Didari

 

   Hisaryanı Sokak’ın merdivenleriyle Kemeraltı Caddesi’nin birleştiği köşede, taşlarının arasında otlar bitmiş tarihi sur kalıntısının üstündeki çınar ağacının gölgesine kurulu çay bahçesine, Tophane-i Amire’deki resim ve afiş sergisinden az önce çıkan, aralarında Mert’in de olduğu bir grup akademisyen oturmuş, hararetli bir sohbete koyulmuştu. ‘‘Gösteri Toplumu ve Sitüasyonist Dokunuşlar’’ adlı serginin çarpıcılığı ile sürmekte olan öğrenci eylemlerinin niteliği birlikte masaya yatırılıyor, çaylar, kahveler, soğuk meşrubatlar tatlı rüzgar eşliğinde masadan kaldırılıp indiriliyor, dallarda gizlenen kuşların cıvıltısı bu coşkunluğun içinde belli belirsiz işitiliyordu. İçecekler bitip, muhabbet durulur gibi olunca ekip, Gülhane Parkı’nda yapılacak öğrenci eylemine destek olmak için Galata Köprüsü’ne doğu yürümeye koyuldu fakat Mert bir bahane uydurup arkadaşlarına katılmadı, Kemeraltı Caddesi’nden karşıya geçip rıhtımın yolunu tuttu. Yanından geçtiği sarı apartmanın çatı katındaki Orion Stüdyosu’nun açık penceresinden amatör bir punk grubunun çaldığı bir miktar küfürlü ve komple gezegenin egemenlerine muhalif bir şarkı yayılıyordu. O pencerenin gerisinden kendi amatör melodilerinin yayıldığı eski zamanları anımsayarak kıyıya vardı, kapısında Tophane Rıhtım Meyhanesi yazan küçük, ahşap yapının eşiğinden adımını attı ve gıcırtılı merdivenlerden üst kattaki balkona çıktı, burası her akşamüstü bu saatlerde, fonda aynı şarkıyla açılırdı:

        ‘‘Tophane Rıhtımı’nda yaparlar gemi, oturmuş ehli keyifler çekerler demi.’’

   Eyleme gitmemenin huzursuzluğuyla olsa gerek, arkasını Gülhane Parkı’na doğru dönerek oturdu. Bir duble Kulüp Rakı ve beyaz leblebi istedi. Başını hafif sağa çevirdi, Kız Kulesi ve Boğaz Köprüsü aynı anda bakışlarının kadrajındaydı. Boğaz iki yaka arasında bir koridor gibi uzuyordu Biraz daha geriye dönse Kadıköy’ü, Marmara açıklarını, Topkapı Sarayı’nı, Ayasofya’yı ve Tarihi Yarımada’nın yemyeşil ucunu da görebilirdi. Martı ve vapur deviniminin bolluğu, akşamüstüne sebepsiz bir neşe katıyordu. Üniversite öğrencisi olduğu yıllarda bu rıhtıma kruvaziyer terminali yapılmasına karşı katıldığı eylemler aklına düştü. Karnavalesk bir neşeyle mahalleye gelmişler, her köşede günlerce, gecelerce bitmek bilmeyen oyunbaz direnişler tertiplemişlerdi. Nusretiye Camii’nin barok muvakkithanesinden yaptıkları yönlendirmelerle saat kulesindeki akrep ve yelkovanı zamana aykırı ve kaotik şekilde oynatarak Tophane semalarında ritimsiz ve keyfi bir gece-gündüz döngüsü yaratmaları; meydandaki tarihi çeşmeyle parkı yeterince suladıktan sonra rıhtımda yaptıkları minik tekneleri ıslak çimlere çekip, yelkenlerine yazdıkları sloganları, ironik çizimleri rüzgar marifetiyle semtin göbeğinde yüzdürmeleri; asırlardır Tophane Kasrı’nda yaşayan şehzade ve şürekasının hayaletleriyle sokak cazı eşliğinde dans edip onları da eyleme katmaları ve kasrı mahallelinin, yolu oradan geçen herkesin ortak alanına dönüştürmeleri gözünün önüne geldi. Eylemler başarıya ulaşmış, proje muamma bir geleceğe ertelenmiş, belki de iptal edilmişti. Rıhtım ve hala oturduğu salaş meyhane bu sayede yerli yerindeydi.

         “Tophane Rıhtımı’nda var bir meyhane, çok naz etme hanım abla doldur bir tane.”

 Telefonunun mesaj sesi öttü, ekranda sevgilisi Ülfet’in ismi belirdi:

‘‘Sofra hazır sayılır, gelirken avokado alır mısın?’’

   Gülhane’deki eyleme gitmediğini Ülfet’in insiyaki tahmin etmesine içerledi. Biraz daha düşününce öğrencilik yıllarındaki cesaretinin yerini şimdi konfor alanına bağlılık aldığı için içerlenmeyi kendisinin hak ettiğine karar verdi. Rakıdan son yudumunu alıp Lüleciler Caddesi’ne yollandı, Kumbaracı Yokuşu’na bağlanınca manava uğrayıp avokado aldı, Serdar-ı Ekrem Caddesi’nin köşesindeki neo-gotik Kırım Kilisesi’nden geçerken ibadetten çıkan black metalcileri selamladı ve girişinde Doğan Apartmanı yazan büyük, tarihi yapının mermer basamaklarını tırmanıp, iki yanında aplikler olan heybetli kapısından girdi ve evine çıktı.

   Biraz sonra Ülfet’le birlikte mutfak tezgahında avokado salatası hazırlıyorlardı. Avokadoları soyup ezdiler, kırılmış ceviz içi ve dövülmüş sarımsak ilave ettiler. Zaten yağlı olduğu için zeytinyağı tercih etmeyip üzerine yalnızca sıkma limon suyu gezdirdiler. Dolaptan buz gibi bir sauvignon blanc şişesi kapıp çiçekli balkonlarındaki sofraya geçtiler. Boğaz’ın bir kesiti, kuşbakışı U biçiminde olan apartmanın karşı kolundaki balkonlar, pencereler, dolayısıyla çeşitli hayatlar ve aşağıda bir botanik bahçesi gibi pitoresk avlu huzurlarındaydı. Gün batıyor, lambalar yanıyor, ay doğuyordu.

– Eyleme katılmadığımı nasıl anladın?

– Yapma tatlım, artık genç sayılmayız, kırklarımızdayız, ben de katılmıyorum ve bunu kendi içimde sorun etmiyorum.

– Sen zaten onları maceracı bulmuyor musun?

– Evet, buluyorum. Onların yaşlarında onlar gibiydim ve onların bu yaşa geldiklerinde benim gibi olacaklarını biliyorum.

– Ben hala onlar gibiyim ve bu yaşa geldiklerinde içlerinde benim gibilerin olacağını biliyorum.

– Neden aralarında değilsin o halde, sevgilim?

– Deneysel filmlerimle, akademideki derslerimle, politik yazılarımla onlara destek veriyorum. Bu gece uzun bir yazı kaleme alacağım, orada olmak kadar kıymetli bir eylem biçimi bence.

– İstanbul’un sokaklarını kameralı bir flanör gibi dolaşarak anları, duyguları, şehrin detaylarını başka bir gözle kaydedip kurguladığın filmlerin sanatsal fakat apolitik bir alanda kalıyor. Akademide teoriyi pratik politikayla buluşturmaktan imtina ediyorsun. En radikal olduğun blog yazılarını ise kendi adınla daha geniş bir kitleye ulaşacağını bile bile mahlasla yazıyorsun.

– Zor zamanlardayız, canım.

– O halde kendi içinde daha da zorlaştırma, lütfen hayatım. Hadi, sosyal medyadan eylemleri canlı veren bir kanal bulup dinleyelim, ben de merak ediyorum.

– Radyodan dinleyelim Ülfetçiğim, biz ölmeden radyo da ölmesin. Muhakkak veren bir kanal buluruz. Dur içeriden getireyim.

   Düğmenin tık sesiyle radyo açıldı. Akşamın tatlı serinliğinde kadehler havada çınladı. Berrak şarkılar, cızırtılar, başka başka konuşmalar, cızırtılar ve aranan kanal:

‘‘…Eylemciler Gülhane Hatt-ı Hümayunu’nun tahrif edilmiş, günümüze uyarlanmış, mizahi ve özgürlükçü bir halini Gülhane Parkı’nda teatral bir havada canlandırdı. Ardından Emma Goldman maskeleri takarak ‘Dans edemediğim eylem, benim eylemim değildir!’ mottosuyla cazbantlar eşliğinde dans ederken müdahaleye uğradılar. Çoğunluk Sarayburnu’na doğru kaçarken, yakalanmanın eşiğine gelen bir azınlık, parkın çeşitli yerlerinde ceviz ağacına dönüştü. Sincaplar durumdan memnun. Olan bitenin dekoru olan Topkapı Sarayı, Gülhane Sarnıcı ve Çeşmesi, Hagios Paulos Yetimhanesi ve Gotlar Sütunu asırlardır olduklarından çok daha farklı bir manada ve çehrede görünüyorlar…’’

Düğmenin tık sesiyle radyo kapandı.

– Sarhoş oluyor gibiyim Mert, müzik mi dinlesek biraz?

– Olur hayatım, Edith Piaf koyayım mı?

Saniyeler sonra içerideki pikapta La Vie En Rose dönüyordu.

– Dans da ederiz belki. Bu dansı bana lütfeder misiniz?

– Başım dönüyor.

– Kollarıma bırak kendini.

Yüksek tavanlı salondaki abajurun loşluğunda gözleri kapalı süzülürken aralarında aşkın kendisi değil, hatırası vardı. Yıllar önce Ülfet’i ilk kez bir tiyatro sahnesinde izlemişti. Oyundan sonra kokteylde tanışmışlardı. Ona bir kısa filminde başrolü verince samimiyetleri artmış, yıllar süren ilişkileri başlamıştı. Şimdi sarhoşlukla kollarında salınan Ülfet’i bir alışkanlık gibi seviyordu.

– Sızacak gibiyim, ben yatmaya gidiyorum sevgilim.

Sevişmeleri de giderek seyrekleşmişti.

– İyi uykular canım, ben biraz daha ayaktayım.

Kalan şarabı alıp çatıya çıktı. Komşulardan kimsenin olmamasına sevindi. Yan taraftaki Galata Kulesi’nde birileri toplanmıştı, bilmediği bir eylem mi vardı? Çevresi ve sırtı çiçek saksılarıyla dolu eski berjere çöktü. Yaprakların içinden aya ve İstanbul’a baktı. Beyoğlu binaları, Boğaz Köprüsü’nün tek ayağı, Boğaz’ın karanlığı, karşının ışıkları, minicik Kız Kulesi, Marmara açıkları, ışıklı gemiler ve Tarihi Yarımada. Sarayburnu’nda pek çok sarı nokta sahilden denize açılıyor, farklı yerlere ilerliyordu. Ne olduklarına anlam veremedi. Şişeyi kafasına dikti.

   Aynı saniyelerde Sarayburnu’nda da birileri şaraplarını dipliyordu. Birkaç saat önce Gülhane’den kaçıp buraya gelen eylemciler dalgalı kayalıklarda toplanmış, içkileri ve manzaralarıyla esriyorlardı: Galata Kulesi (kalabalık görünüyordu, bilmedikleri bir eylem mi vardı?). Beyoğlu ve Beşiktaş sırtlarının altında Dolmabahçe, Boğaz Köprüsü, Kuleli, Anadolu Yakası, Kız Kulesi, amber ışıklandırmasıyla Selimiye Kışlası, Tıbbiye Mektebi, Haydarpaşa Garı, Moda Burnu, ışıklı gemiler ve karanlık Marmara açıkları. İstanbul’un neden bu noktada kurulduğuna hak verdikleri anlardı. Şarabı bitip sarhoş olanlar ellerindeki gaz lambalarını yakıp (karanlıkta gemiler çarpmasın diye) sırtüstü denize uzanıyor, kendi dalgalarıyla evlerinin olduğu taraflara ayılmadan, bir rüyanın içindeymiş gibi yıldızlara bakarak süzülüyorlardı.

   Mert’in Doğan Apartmanı’nın çatısından görüp anlam veremediği, Sarayburnu’ndan denizin karanlığına yayılan sarı noktalar onlardı. Bir kısmının yol aldığı Kadıköy’deki, Üsküdar’daki sokakların, binaların ışıklarına baktı. Oralarda bir yerde tanışmadığı bir sevgili düşledi ve onu özledi. İlk kez duyumsadığı bu özlemin aslında son duygusu olduğunu hissetti, bu çatıdan bir kez daha bakamayacağını biliyordu. Veda mektubu bırakmalıydı, yazılarının sonuncusu. Boş şarap şişesiyle birlikte aşağı indi, çalışma masasında bir şeyler karaladı, önce kağıdı sonra mantarı şişeye yerleştirdi. Mektuplu şarap şişesiyle birlikte daha da aşağı indi, son bir flanörlük için Doğan Apartmanı’ndan Serdar-ı Ekrem Caddesi’ne çıktı. Kuledibi’nden Karaköy’e, Galata Köprüsü’nden Eminönü’ne, Sirkeci’den Hamidiye Çeşmesi Sebili’yle Soğuk Çeşme Sokağı’nın buluştuğu yere vardı ve Gülhane Parkı’na girdi. Gecenin bu saatlerinde park bomboştu. Kadim ceviz ağaçlarıyla henüz ceviz ağacına dönüşenleri ayırt edemedi. Gülhane’den Sarayburnu’na uzandı, enine boyuna intiharı düşündü. Şişeyi denize fırlattı. Mektubu bulan meçhul sevgiliden, toprağına şarap dökmesini diliyordu. Sahil boyu yürümeye devam edip bu kez Galata Köprüsü’nü tersten katederek Tophane Rıhtımı’na geldi. Burada gün doğumunu izleyip, fırından simit alarak evde kahvaltıyı hazırlamak hala bir olasılık mıydı? Yok, değildi. Bir bumerang gibi Doğan Apartmanı’na döndü fakat dairesine değil avluya yöneldi. Holdeki büyük lambanın altından geçerken yüzündeki karanlık bir anlığına, bir yanılgı gibi ışıdı. Avluda bir ceviz ağacı olmaya karar vermişti. Gülhane Parkı’nda diğerleriyle birlikte değil, yine kendi konfor alanında belki ama olsun, kendini iyi hissediyordu. Ülfet’e son lafı ‘‘ben biraz daha ayaktayım,’’ olmuştu. Bir ceviz ağacına dönüşmek üzere söylediğini o an kendisi de bilmiyordu. Ne yokluğunun Ülfet’i derinden sarsacağını, ne de avluda yeni bir ceviz ağacının varlığının komşuların dikkatini çekeceğini düşünüyordu.

‘‘Canım Ülfet, ben bir ceviz ağacıyım Doğan Apartmanı’nda, ne sen bunun farkındasın ne komşular farkında.’

Nasıl ceviz ağacı olunacağını büyük şairden biliyordu. Ayaklarını toprağa batıracak, dimdik dururken kollarını genişçe iki yana açacak, gün doğumunda gözleri tamamen ışıkla dolana dek güneşe bakacaktı.

*

            Ülfet’in, Mert’in yokluğunu kanıksadığı ve komşuların avludaki yeni ceviz ağacını zaten hiç fark etmediği bir zaman sonra, Ülfet apartmandan çıkarken daha önce görmediği bir kadın apartmana giriyordu. Hafifçe tebessüm ederek selamlaştılar. Gizemli kadın dosdoğru avluya yöneldi. Avlu kapısının vitrayları zemine rengarenk yansıyordu. Parlak gümüşi, puslu, şiirsel bir sonbahar sabahıydı. Başka ağaçların, çiçeklerin arasındaki ceviz ağacının önünde durdu. Yağmur sesine dairelerin birinden Bach Eserleri Kataloğu 974’ün çello yorumuyla eşlik ediliyordu. Çantasından çıkardığı beyaz şarapla ağır ağır ağacın dibini sularken, o an rüzgar olmamasına rağmen yapraklar keyifle kımıldadı. Mektupta toprağına şarap dökülmesini isterken bunun bir mezar değil ağaç kökleri olacağını Mert de tahmin edemezdi.  yerdeki şarap aromalı cevizlerden  birini oracıkta bir taşla kırıp ağzına attı, bir tanesini de boş şarap şişesiyle birlikte çantasına koydu. Çantada bunların dışında gece denizin yüzeyinde eve dönerken göğsüne koyacağı bir gaz lambası, Mert’in mektubu ve kapağında ‘‘Ceviz Ağaçları Nasıl Direnir?’’ yazan bir fanzin vardı.

Haziran 2025, Çankaya