ÖNE ÇIKANLARSöyleşi

BİZ BİZ’e SORUYORUZ | Haziran 2025

Morkulhani.com yazarları her ay masasını değerli okurlarına açıyor. Her ay yayın mecramızın bir yazarı tarafından 3 soru hazırlanıyor ve soruları soran dahil tüm Morkülhani’ler yanıtlıyor.
Haziran sorularını Tuğçe Yaşar hazırladı, Morkülhani’ler yanıtladı…


1) Yazı ile yolculuğunuz nasıl başladı, hangi yaşlarda? Sözlü kültürün, özellikle de çocukluk döneminizde tanık olduğunuz anlatıların, yazarlığınız üzerindeki etkileri neler oldu?

Caner Bingöl: Ortaokul çağında ev ödevlerini hiç sevmezdim ama kompozisyon ödevlerini yaparken aynı hislerde değildim. Amerika- Irak savaşı televizyondan yayınlanıyordu. Hiç unutmam çocukken TV’den akan görüntüler içimi çok acıtmıştı, bundan etkilenmiştim. Ödev diye yazdığım ilk yazı bu savaşla ve savaşta ölen çocuklarla ilgiliydi. Tabi bunu yazsam da okula götürmemiştim ve ödevimi yapmadım sayılmıştı. Yazdığım şeyi de saklamıştım sebebini bilmeden. Annem onu bulmuş ve bir gün bize misafirliğe gelen bir yerel gazeteciye vermiş. Onlar da çok beğenip gazetede basmak istemişler. Bir gün fotoğrafımı çekeceklerini gazeteye gelmem gerektiğini söylemişlerdi. Hiçbir şeyden haberim yoktu. Sonra öğrendim ki yazım fotoğrafımla beraber gazetede basılmış. Ertesi gün okula gittiğimde beni ve yazımı gazetede gören arkadaşlarım ve öğretmenlerim şakayla karışık ünlü oldun diyorlardı, yazıdan bahsediyorlardı.

Benim çekmecelerde gizlediğim metin tam tersi daha çok insana ulaşmıştı o sayede. Hislerimi herkesin bilmesi beni biraz utandırmıştı ama bir yandan da can verdiğimiz kelimelerin başka insanların kalbini titretmesi, bir rezonans yaratması beni şaşırtmıştı. Kelimelerin gücüne inanmaya ilk orada başladım. Böyle başladı diyebilirim. Diğer konuya gelirsek çocukken ananemden, annemden ve babamdan sözlü olarak dinlediğim dönem hikâyeleri bugün dahi bana ilham veriyor diyebilirim

Dilara Caner: Sanırım yazmayı öğrendikten kısa bir süre sonra yani ilkokul çağlarımda başladım. Önce günlük, sonra arkadaşlarımızla birbirimize yazdığımız hatıra defterleri ve sonra şiir. Yalnızca şiire ayrılmış bir defterim olduğunu hatırlıyorum. Hatta yazdıklarımdan bir tanesi okulda seçmeleri bile kazanmıştı. Daha sonra koptum kendi şiirimle ama şiir okumaya hep devam ettim. Üniversite yıllarında da öyküler girmeye başladı hayatıma. Fakat öykülerim uzun bir süre hep yarım kaldı. Bir türlü onları tamamlayabilecek olgunlukta hissetmiyordum kendimi, ceplerim tam mânâsıyla dolu değildi sanki. Birkaç yıl sonra düşünce yazıları başladı. Onlar sanki öykü yazmak isteyen yanıma güç verdi. Zamanla tamamlanmaya başladı öyküler. Hatta yeni öyküler katıldı aralarına. Yazma serüvenim çocukluğuma kadar uzanıyor.

Sözlü anlatı ise hep vardı evimizde. Hikâyeler, masallar… En çok da annemin ve daha çok babamın kendi deneyimlerinden süzülen ve anlatıya dönüşmüş, her birinden ayrı ayrı dersler çıkarılmış kıssalar hep vardı. Kendi kişisel tarihimizin hikâyeleri yani. Evde bunlar anlatıldıkça ben de hisselerimi hep çıkardım kendi payıma.

Fırat Yıldız: Yazı ile yolculuğumu ilk düşündüğümde, biraz muzip bir cevap gibi görünse de ilkokul sıralarında başladı diyebilirim. Çünkü orada ilk defa defter-kalem ile tanıştım. Yazmanın olmazsa olmaz ikilisi, kalem ve defter. Tanışma anlamında altı yaşımda diyebilirim. Ortaokul-lise dönemlerinde yazdığım kompozisyonlarla yazı yazmayı deneyimledim. Çoğu kez edebiyat bakışını bilmeden, giriş-gelişme-sonuç temelli ödev eksenli sıradan hikâyeler ve makalelerdi. Bilinçli yazın dünyasına şiir yazarak başladım. On sekiz yaşlarındaydım. Şiir yazarken şiirimi yıllar içerisinde dönüştürdüm. Tarzımı yakalamıştım. O senelerden sonra bazı edebiyat dergilerinde şiirlerim yayımlandı. Yaş aldıkça öykü, deneme, film eleştirisi gibi yazılar da yazmaya başladım. Üniversitede sinema bölümü okuduğum zamanlarda ise öykü yazmayı daha fazla önemsemeye başladım. Bazı öyküleri görsel olarak düşünüp senaryo formatına dönüştürdüm. Kısaca yazı ile yolculuğum budur. Sözlü gelenekte ise çocukluğumda “kılam” * (Genelde Kurmanci olmasından dolayı Kurmanci de bilmediğim için Zazaki bildiğim için pek anlayamıyordum.) Dengbejlerin kılamlarını dinlemiş, ne anlatıyor diye Kurmanci bilen arkadaşlarıma sormuştum. Kılamda, birçok tarihi olay anlatılır. Bu olaylar ise sonu ölümle biten acı dolu aşklar, kahramanlık hikâyeleri, kan davaları, katliamlar, savaşlar, isyanlar…gibi konular yer alırdı. Müziğin, ağıt ile buluşmasıdır “kılam”. Çocukluğumda bir korku metaforu olarak zihnime yerleşen cinlerle ilgili meseleler anlatılırdı. O akşam rahat rahat uyuyamaz ve köy evinin dışında duran tuvalete çıkmaya korkardık. Karanlıkta tek başımıza kalmak istemezdik. Bazen anlatıcımız; ihtiyar bir kadın ya da erkek, orta yaşlarda bir kadın ya da erkek, yaşıtımız olan bir çocuk. Özellikle ihtiyar olanları anlattıklarına daha çok kulak kabartırdık. Eski zamanlarda çok olur diye düşünürdük. Sözlü gelenekte korku edebiyatı bizim için dinlemekti. Anlatılanları dinler, hayal eder, korkar bazen de kâbus görürdük. Her çocuğun, çocukluk belleğinde işlenmiş bir cin hikâyesi vardır. Benim de öyleydi.

*Ağıt yakılmış türkü.

Hasan Zan: Edebiyat ile ilişkim ilkokul 4.Sınıf öğrencisiyken başlamıştı. 10 yaşındaydım. Sınıfımızda küçük bir kitaplık vardı ve sevgili öğretmenimiz Leyla Hoca beni kütüphaneden sorumlu yapmıştı. BunuN üzerine oradaki çoğu kitabı okumaya başladım. Okuduklarımın etkisiyle şiir yazmaya başladım. Yazdığım şiirleri bazen deftere bazen sınıftaki tahtaya yazardım. İlk öykümü lisede o dönem okuduğum polisiye romanlardan etkilenip yazmıştım.

Sözlü geleneğe gelince annem usta bir çirok (hikâye) anlatıcısıydı. Uzun soğuk kış gecelerinde “Se zaroken pire hebun” (Yaşlı kadının üç çocuğu vardı) ile başlayan çiroklar anlatırdı. O soğuk gecelerde içimizi ısıtırdı bu hikâyeler

Yine kasetlerden Dengbeji dinlerdik. Sadece şarkı söylemezlerdi. Bir halkın yaşam umutlarıydı ve o küçük yaşlarda bunun bilincindeydik. Bunların hepsinin yazmamın üstünde etkisi var diyebilirim.

Ozan Yüzer: Dört buçuk yaş dolaylarında okuma ve yazmayı sökmem ve aynı zamanda resme duyduğum ilgiyle birlikte, okuduğum çizgi romanlardan etkilenerek, küçük çizgi romanlar -çizgi öyküler- yaparak yazıyla ilk gerçek ve aktif ilişkimi kurdum. Sözlü gelenekle de yine erken yaşlarda, bilhassa Eğin’de dinlediğim memoratlar ve söylencelerle tanıştım. Sürrealizme, büyülü gerçekliğe yatkın olmamda bunların da etkisi olduğunu düşünüyorum.

Tuğçe Yaşar: Yazı ile ilişkim okumayı öğrendiğim zamanlardan başladı. Daha çocuk yaşlarda dedemin şiir okutmaları vardı. O zamanlar, takvim yapraklarında şiirler olurdu, kendisi okuma yazma bilmediğini söyleyerek, elindeki şiire uzun uzadıya bakıp “Gel bakalım, şurada Karacaoğlan ne der?” diyerek elime şiirler iliştirirdi, heyecanla okurdum. O uzun bakışlarda ilkin kendisinin okuduğunu çok sonradan kavramıştım. O zamanlara eşlik eden güncelerim vardı. Sonrasında yaşım ilerledikçe, gazetelerde bulunan küçük maniler, düz yazılarla tanıştım. İlkokulda edindiğimiz kitaplarla devam etti bu süreç. Bilinçle okuduğum ilk öyküler ise Sait Faik’indir. Onun yazıyla ilişkisi, kahramanları ve doğa ile iç içe oluşu yazı döngümde çok öğretici oldu. Sözlü gelenek deyince kulağıma anneannemin sesi gelir, onun kâh gülerek kâh hüzünle anlattıkları olurdu. Gündelik yaşamda duyduğumuz isimlere benzemezdi onlar. Yıllar sonra yazılı olarak da okuyabileceğim, dedemden duyduğum Şahmaran hikâyesi, etkileniyordum elbet tüm bu duyduklarımdan ama bunların yanı sıra türkülerle büyüdüm, türküler, deyişler, şiirler aslında Anadolu’nun belleği gibi. Türkü dinlemediğim tek bir günü hatırlamam, kimi zaman İstanbul’da yaşayan teyzemin evinde sazlı sözlü bir araya gelinirdi, diğer her günde annemin dinlediği radyo kanalları vardı, boy boy dizili kasetleri olurdu, oralarda tanışmışımdır-Âşık Veysel, Ruhi Su, Ahmet Aslan, Mikail Aslan, Hasret Gültekin gibi önemli, uzun uzun yazabileceğim onlarca değerimizle. Âşık Mahzuni Şerif dede mirasıdır ama! Elimden tutup mezarını ziyarete bile yine dedem götürmüştür. Sözlü gelenek, işte tüm bu duyup dinlediklerimin oluşturduğu, yaşamım boyunca yazı dünyama eşlik edecek sonsuz derya.

Yahya Cengiz: Yazıya lise yıllarında hayatımdaki bir kadına şiir yazarak başladım. O dönemler şiir çok dinlerdim. Daha sonra dinlediklerim ve yazdıklarım evrimleşti birine yazmaktan çok birilerine yazmaya başladım. Varoluşa, emrime, inançlara ve bütün mitlere. Her yazdığım bir ahit gibiydi gözümde. Yarattığım kahramanlara ben hayat veriyor ben ipini çekiyordum. Bu da keyifli gelmişti bana.

2) Yazıya düştüğünüz zamanlardan söz edebilir misiniz? Uzun uzadıya sessizlikte masa başında olanlardan mısınız yoksa her ân, her koşulda kelimelerle bir olabilen bir döngüde mi?

Caner Bingöl: Yazmak benim için hissetmenin ateşini dindirme, bir hayata tutunma biçimi. Hayatıma dahil oluşu da böyle bir yerden, bir ihtiyaca cevap olabilmesinden. Yazı hayatıma sürekliliği olmasa da 13-14 yaşlarımda dahil oldu desem yanlış olmaz. Yazarken bir sessizlik ararım ama bir masa aramam her daim. Zihnimin bulanık halini de severim çünkü bilirim ki o su durulduğunda ortaya bir şey çıkacak. Beni en çok yolculuklar tetikler. Dönüp duran tekerlekler, penceremden akıp giden yollar sanki hayatımın akışı gibidir. Şimdilerde hareket halindeyken yazı yazmak biraz mide bulantısı yaratsa da daha kanım tazeyken trende, otobüste, arabada, uçakta yazardım hep. Yolculuklarda aldığım ufak notlardan mutlaka bir şeyler doğardı. Yolculuk devam ediyor, yazı da öyle.

Dilara Caner: İçsel bir dürtü ile yazanlardanım diyebiliriz. Çoğunlukla aklıma üzerine yazmak konusunda beni heyecanlandıran bir fikir geldiğinde paylaşmak için, ruhum, yüreğim dolup taştığında sağalmak için, kenarda köşede kalmış ve öyküsünün gün ışığına çıkması gerektiğine inandığım bir şey var ise onun öyküsüne saygı için yazıyorum. Böyle zamanlarda bir çırpıda dökülüveriyor yazı, elbette kimi zaman dinlendirip yeniden baktığım da oluyor. Genellikle o bir çırpıda olacak olan şeyi özgür bırakmayı seçiyorum, önce içimdeki coşku bitiriyor yazıyı daha sonra aklımın süzgecinden geçiyor, derlenip toplanıyor diyebiliriz. Akademik hayatımda bile bu düsturdan vazgeçmeyip tezimi bile böyle yazdığımı söyleyebilirim.

Fırat Yıldız: Yazı, bazen bir kelime bazen de bir fikir olarak ortaya çıkıyor. O kelimeyi ya da fikri, düşünsel olarak zihnimde tarttığımda yazıya ya dönüşür ya da kaybolup gidiyordu. Belli bir zaman aralığında yazmayı önemserim. Bu zaman aralığı geceleyin oluyordu. Şehir uyuduğunda, ev uyuduğunda ve herkes uyuduğunda yazı yazmaya başlarım. Sanki o sessizlikte gece bir ilham geliyormuş gibi…Yazı yazma esnasında bazen sessizlik bazen de bir müzik sesi eşlik eder kelimelerime. Bu anlattığım tabii kelimelerin bir esere dönüşmesiyle ilgiliydi. Yazı yazmak için beklediğim gecelerde ise hiçbir şey yazamadığım da oluyordu. Bana göre yazı yazmak disiplin isteyen bir şey. Ben o disipline henüz kavuşamadım. Bir gün düzenli yazı yazma disiplinine umarım kavuşurum.

Hasan Zan: Bazen kafamın içinde hiç tanımadığım insanların hikâyeleri döner. Bazen günler, bazen haftalarca sürer bu süreç, yaşadığım gördüğüm hayatları anlatmaya çalışırım. Bu benim açımdan çok sancılı bir süreçtir. Çünkü yazdığım şeyin kendine özgü ve benden bir karakter taşımasını isterim. Bunu hissettiğim ise kelimeler kendiliğinden kâğıda dökülür.

Ozan Yüzer: Aslında her ikisi de. Her koşulda notlar tutarak, anlar biriktirerek kelimelerle birlikteliğimi sürekli kılmaya çabalıyorum. Bu notların bir iskelet haline gelip öyküye dönüşme aşamasında da uzun saatler yalnız çalışıyorum. Bazen fonda kısık şekilde sakin müzikler olabiliyor. Nadiren de olsa evde, kendi çalışma ortamımda değil dışarıda, dünyanın ilham veren bir köşesinde yazmaya çabaladığım da oluyor, bilhassa İstanbul’da.

Tuğçe Yaşar: Çantamdan eksik etmediğim kelime defterlerim vardır. Kelimeler önemli, masaya oturtup tek solukta öykü yazdırabiliyor, bir kahramanın karakterini oluşturan olgular yine onlarda gizli. Yazı son aşama benim için. Elbet öykülerden bahsediyorum. İyi bir dinleyici olmaya çalışıyorum, doğayı ve insanı yaşamın her alanında dinlemekten yoksun kalmamaya gayret ediyorum. Sonra bir bakıyorum sessizlik içinde masamdayım, bir bakıyorum kelimeler yan yana gelmiş bir bakıyorum öykü olmuş. Hikâye ile yazım aşamasında bir köprü olmuş oluyorum.

Yahya Cengiz: Bilim kurguyu hayal gücümün sınırlarını çok zorladığı için çok severim bu da beni zamanlar bilim kurgu yazmaya itti. Sanırım bir tanrı arayışından geliyor olabilir. Her an her yerde kulağımda müziğimle yazabiliyorum.

3) Dünya edebiyatını göz önünde bulundurursak, sinemaya uyarlanmış eserler arasında en beğendiğinizi sorduğumuzda aklınıza ilkin hangisi gelir?

Caner Bingöl: Erden Kıral yönetmenliğinde Ferid Edgü’nün aynı adlı romanından uyarlanan “Hâkkari’de Bir Mevsim” filmi beni çok büyülemişti. Bu etkiyi yaratabilmesinde Onat Kutlar’ın senaryosunu hazırlaması ve filmde Genco Erkal’ın şiirsel oyunculuğunun etkisi de yadsınamaz bence. Hele ki “Bütün öğrettiklerimi unutun” diye başlayan tiradı. Tadı damağımdadır. Edebiyatla sinemanın güzel bir dansıdır. Yaşasın sinema, yaşasın edebiyat!

Dilara Caner: 1990 yapımı Jean-Paul Rappeneau’nun yönettiği Gérard Depardieu’nun başrolünü oynadığı Cyrano de Bergerac. Uzun yıllar tiyatro yaptım, hâlâ gönlümün bir köşesi oradadır. Edmond Rostand’ın yazdığı ve hayran kaldığım bu oyunun yeri, konusu ve işlenişi bakımından bende ayrıdır. Oyunun baş kahramanı Cyrano’nun naifliğinin, zekasının, söz ve kılıç ustalığının, filmde Gérard Depardieu’nun oyunculuğunda vücut bulmuş haliyle karşılaşınca çok etkilenmiştim. Metindeki meşhur tiratları kendi dilinde, Fransızca izlemek de şahaneydi. Dönem atmosferi de çok hoş bir şekilde tasarlanmıştı. Cyrano de Bergerac oyununun kendi içinde hızlanan-yavaşlayan bir ritmi vardır. Filmde de bu kendine özgü akıcılık yakalanmıştı.

Belki bu filmi teknik ve sinematografik anlamda geride bırakacak pek çok uyarlama vardır ama Cyrano’nun bendeki yeri bu soruya ilk aklıma gelen cevabın bu olmasını sağladı sanırım.

Fırat Yıldız: Albert Camus’nün “Yabancı” (1942) romanı, yönetmen Luchino Visconti tarafından 1967 yılında aynı adla sinemaya uyarlanmıştır. Yabancı filmi, eserin aslına bağlı kalarak -İtalyan filmi olmasına rağmen- Fransızca çekilmiştir. Çok başarılı bulduğum bir filmdir.

Sinemaya uyarlanmış bir edebiyat eseri ne kadar başarılı olsa da hiçbir zaman asıl eserin yerini tutamaz. Kitabı okuyanlar, sonsuz görüntü evreniyle kuşatılırlar. Bu yüzden sonsuz görüntü evreni, bir yönetmenin bakışıyla eşitlenemez. Kelimelerin gücü daima görüntüden büyüktür.

Hasan Zan: İranlı Marjane Satrapi’nin yazmış olduğu ve 2007 yılında siyah beyaz bir animasyon olarak sinemaya uyarlanmış “Persepolis” filmi diyebilirim. Hem küçük bir kızın yaşadığı psikoloji hem İran İslam Devrimi’nin öncesini ve sonrasını anlatır. Iran halkı baskıcı ve totaliter bir liderden kurtuldum derken onlarca yıl sürecek trajedi yeni başlamıştır ve bu hikâyenin baş kahramanı ve anlatıcısı Marjadır.

Ozan Yüzer: Orwell’ın Katalonya’ya Selam metninin devrimci Marksist yönetmen Ken Loach tarafından “Land and Freedom” adıyla uyarlanmasını gayet başarılı buldum.

Tuğçe Yaşar: Bu soruya tek cevap hakkım varsa, 1975’te Milos Forman tarafından sinemaya uyarlanan 1962’de Ken Kesey tarafından yazılan “Guguk Kuşu” adlı romanın olduğunu söyleyebilirim.

Yahya Cengiz: Guguk Kuşu başrol performansıyla en sevdiğim eserlerden biri. Jack Nicholson’ın efsane oyunculuğu belki de öykünün ötesine bile geçmiş olabilir. Kitap konusundan bağımsız o dönemlerde kısa metraj festival film senaryosu yazmıştım. Tanrıdan ve milliyetten koparan bir öyküyü kaleme almıştım. Belki ileride üzerine tekrar çalışabilirim.