CAM KIRILGAN, HİKÂYELER GÜÇLÜ: CİHAT AY İLE SANAT YOLCULUĞU | Hasan Zan
Mardin’in taş sokakları ve kadim yapıları arasında, Sêv Sanat Evinin atölyesinin penceresinden gelen ışık size göz kırpıyor. Bu ışığın ardında ise sanatçı Cihat var. Cam üzerine yaptığı mitolojik, mistik resimlerle sadece renk değil, geçmişin efsanelerini de bugüne taşıyor. Sanatıyla kentin çok katmanlı ruhunu birleştiren Cihat’la hem sanatına hem de kişisel yolculuğuna dair kısa ama samimi bir sohbet gerçekleştirdik.
1) Öncelikle sizi biraz tanıyabilir miyiz? Kimdir Cihat? Sanat yolculuğunuz nasıl başladı?
-Merhaba, ben Cihat Ay. Batman Gercüş doğumluyum, köklerim ise Hasankeyf’e uzanıyor. Sanata ilk dokunuşum aslında doğayla oldu. Küçük yaşlarda, okuldan kaçıp kendimi doğanın kucağına atardım. O anlarda hep bir yaratıcıya çıraklık ediyormuş gibi hissederdim. Sanki o büyük yaratıcının eserlerini taklit ediyordum. Bu yüzden çocukluk yıllarımdan itibaren elimde hep doğayı resmettiğim çizimler oldu.
Profesyonel olarak sanat yolculuğum ise yaklaşık altı yıl önce başladı. O günden bu yana ‘Sêv Sanat Evi’ adını verdiğim atölyemde üretmeye devam ediyorum. Bu ismi seçmemin ise birkaç anlamı var. İsim seçerken en çok da Halepçe Katliamı’ndan etkilenmişimdir. O gün çocuklar elma kokusuyla uyanmıştı ama o koku binlercesi için son nefes oldu. Elma aynı zamanda Adem ile Havva’nın hikâyesinde geçer, insanlığın yolculuğunun simgesi gibidir. Ve tabii ki Newton’un başına düşen elma; bilimin başlangıcının sembolü. İşte bu yüzden atölyeme ‘Sêv (Elma) Sanat Evi’ ismini verdim. Her elma başka bir hikâye anlatır bana
2) Bugüne kadar yaptığınız eserler arasında sizin için en özel olanı hangisi? Neden o eser sizin için bu kadar önemli?
-Bugüne kadar birçok eser yaptım, elbette hepsi benim için kıymetli. Ama içlerinden biri var ki, değeri benim için bambaşka. O tabloyu yalnızca kendim için yapmıştım. Şu an da atölyemde, tam arkamda durur. O resim benim en büyük desteğimdir.
Resimde, 8 aylık halim ve annem var. Yüz çizgileri olmayan, psikolojik bir tablo diyebilirim. O resmi yaptığım dönemde hayatta çok zor bir süreçten geçiyordum. Adeta bir dönüm noktasıydı. Resme baktığınızda sıcak ve soğuk dengesi iç içe geçmiştir ki, her bakışta insanın içini titreten bir his bırakır. O tabloya bakıp gözleri dolan, hatta ağlayan birçok insan gördüm. Çünkü o küçük çocuk, yüzü olmayan haliyle herkes olabilir. Cinsiyet yok, kimlik yok, sadece bir çocuk ve annesi…
Çocukluğumun evini de o tabloya yerleştirdim. Yerde halı motifleri, evin ayrıntıları… Köklerim, hafızam, her şey o resmin içinde. Bu tabloyu almak isteyen çok kişi oldu. Ama hep şunu söyledim: ‘Eğer bu tablo giderse, ben de buradan giderim.’ O yüzden o resim hep arkamda duracak, bana eşlik edecek.
3) Mardin’in çokkültürlü yapısının sizin sanatınıza yansıması nasıl oluyor? Özellikle cam üzerine mitolojik figürler işlerken hangi kültürlerden ilham alıyorsunuz?
-Mardin’in üzerimdeki etkisi her zaman çok güçlü olmuştur. Burada gün doğumları ve gün batımları benim için bambaşkadır. Bazen oyulmuş bir taş yapının karşısına geçip dakikalarca, hatta saatlerce o taşın içine dalıp gittiğim olur.
Sanatımı besleyen en büyük kaynak, bu coğrafyada yaşayan halkların kültürleri. Özellikle Ortadoğu’nun zengin kültürüyle iç içe büyüdüm. Kürt, Süryani ve Arap halklarının efsaneleri, masalları, çirokları* benim için birer yol arkadaşı oldu. Mardin benim gözümde her zaman büyülü, mistik ve uhrevi bir şehir.
Eserlerimde özellikle Kürt mitolojisini temel alıyorum. Bu ilhamın en büyük kaynağı da annemdir. Çünkü annem, ben daha çocukken her sabah uyanır uyanmaz bana bir hikâye anlatırdı. O çiroklar bugün hâlâ zihnimde birer iz gibi duruyor. İşte bütün bu hikâyeleri, hem duygusal hem kültürel anlamda kırılgan olan cam yüzeye aktarmaya çalışıyorum. Çünkü cam da tıpkı bu hikâyeler gibi hassas, kırılgan ama bir o kadar da şeffaf ve gerçek.
4) Cam gibi kırılgan bir yüzey üzerine güçlü mitolojik karakterleri resmetmek size ne hissettiriyor? Bu bir tesadüf mü, yoksa bilinçli bir seçim mi?
-Bu benim için bilinçli bir tercih. Cam zaten kırılgan bir yapı; ben de hissetmeyi, gölgeleri yakalamayı, derinliği ortaya çıkarmayı seviyorum. Camın üzerinde çalışırken sadece renk değil, aslında duygu aktarmaya çalışıyorum.
Bir keresinde bir misafir, benden köy çocuklarıyla birlikte çekildiği bir fotoğrafı resmetmemi istemişti. Fotoğraftaki çocukların yüzleri kavrulmuştu, elbiseleri solmuş, bakışları ise sessiz bir çığlık gibiydi. O resmi çizerken parlak renkler bulmak kolaydı ama solgun renkleri ararken, resmin içinden geçip o hikâyeye dokunduğumu hissettim. O an hüzünlendim. İşte o resim benim için önemli bir başlangıç noktasıydı; sadece resim değil, hisleri, acıları ve sessiz hikâyeleri taşımaya başladığım bir eşikti.
Bunun yanında her ay mutlaka bir defa Melekê Tavus figürünü çizerim. Çünkü o figür bana kibirden ve egodan uzak durmayı hatırlatır. Kendimi küçültürüm onun karşısında. Belki de bütün bu parçalar bir araya gelince benim sanatımı oluşturuyor.
5) Sizi cam başında çalışırken görsek, yanınızda neleri mutlaka buluruz? Resim yaparken olmazsa olmazlarınız var mı?
-Sanat yaparken en çok ihtiyaç duyduğum şey aslında iç dünyamdaki sessizlik… Ama sessizliğin yanına mutlaka bir müzik eşlik eder. Tabii bir de kediler. (Gülüyor) Beni pek rahat bırakmazlar ama onları çok seviyorum. Kedilerin bambaşka bir ruh taşıdığına inanıyorum. Algıları, frekansları sanki bizden farklı işliyor. Hatta bir seferinde anne bir kedi doğum yapmak üzereyken benden yardım istemişti. O sancılı süreci birlikte geçirdik. Bu yüzden onlarla aramda özel bir bağ var.
Bir de çay ve sigara… Onlar da atölyemin vazgeçilmezleri arasında. Ama en çok da Mardin’in sokakları besler beni. Özellikle resimlerim bittiğinde, onları alıp Mardin’in taş sokaklarında yürümeyi çok severim. Çünkü ben o sokaklardan geldim. Hayatım boyunca yaptığım tüm işler, tüm yolculuklar beni buraya getirdi. Belki de bu yüzden hiçbir zaman yaptığım resimleri bir kalıba koymadım. Özgür olmasını istedim. Tıpkı hayat gibi, tıpkı o sokaklar gibi.
6) Sanat yolculuğunuzun bundan sonraki durağında ne var? Geleceğe dair hayalleriniz veya projelerinizden biraz bahseder misiniz?
Biriktirdiğim, sakladığım birçok çalışmam var. Bunlar benim için özel bir zamanın bekçisi gibi. İleride açacağım bir sergide hepsini bir araya getirip paylaşmayı düşünüyorum. Çünkü istiyorum ki insanlar sadece resimlere bakmasın; o çizgiler, renkler, dokular üzerinden beni de anlayabilsinler. Her resim aslında içimden kopan bir parça gibi. O yüzden sergiyi bir buluşma anı olarak görüyorum. Hem kendimle hem başkalarıyla…
*
Cihat’ın fırçasından çıkan her figür, aslında sadece bir resim değil; geçmişten bugüne uzanan bir ses, bir iz. Camın kırılgan yapısına inat, onun resimleri zamana direniyor. Mardin’in taşlarına bakarken belki de onun camlarında gördüğünüz bir hikâyeyi hatırlayacaksınız. Cihat’ın sanatında yalnızca figürler değil, anılar da yer bulur. Kedilerin usulca dolandığı atölyesinde, duvarda asılı her tablo, bir yolculuktur. Bazen annesinin sabah anlattığı bir çirok, bazen doğayla kurduğu sessiz diyalog, bazen de çocukluk evinin halı motifleriyle doludur tuvalleri. Onun için sanat, geçmişle gelecek arasında kurulmuş köprüdür.
Bu köprüden geçen herkes, kendine ait bir parça bulabilir.
















