BİZ BİZ’e SORUYORUZ | Temmuz 2025
Morkulhani.com yazarları her ay masasını değerli okurlarına açıyor. Her ay yayın mecramızın bir yazarı tarafından 3 soru hazırlanıyor ve soruları soran dahil tüm Morkülhani’ler yanıtlıyor. Temmuz ayının sorularını Dilâra Caner hazırladı, Morkülhani’ler yanıtladı…
1) Hiç hayatı ve/veya yazıları üzerinden bağ kurduğunuz bir yazar var mı? Biraz bahseder misiniz?
Caner Bingöl: Aslında bu soruya tek bir yanıt vermek benim için çok zor çünkü bunun bende tek bir cevabı yok. Madem soru böyle o vakit bu soruya Andrey Platonov diyeceğim. ‘Can’ kitabını Türkçede ilk kez basıldığı yıllarda merak edip okumuş ve çok sarsılmıştım. Daha sonra öykülerini de Muhteşem Vahşi Dünya, Çevengur, Mutlu Moskova’yı da okudum. ‘Can’ kitabını yakın zamanda yeniden kitap kulübümüzde okuyup tartıştık. Yıllar sonra okuyunca bile aynı sarsıcı etkiyi yarattığını gördüm. Kitapta Sovyet tedrisatında yetişen bir ekonomist olan Nazar Çagatayev’in ölüme yatmış ruhlarından başka hiç bir şeye sahip olmayan, reddedilmiş ve dışlanmışlardan oluşan kayıp, göçebe ulusu Can’a yardım etme, onları hayata yeniden döndürme çabası ustalıkla işlenmiş. Hiçliğin ortasında anlatacak hiç bir şeyin olmadığı bir yerde bir çok şey anlatma hüneridir Platonov. Bunu yaparken mekânı ve atmosferi fevkalade ustaca yaratır, doğayı merkezine koyar. Platonov’un eserlerinde, dünyanın aynı zamanda ruh ve madde, akıl ve duygu, doğa ve makine gibi karşıt ilkeleri bünyesinde barındıran tarzı ve özgün ve basit ve derin cümleleri beynime, kalbime işliyor. Tüm bu sebeplerden ötürü Platonov bir başka’dır derim. Onun eserleri 90’lı yıllara kadar KGB arşivlerinde yayınlanmadan yıllarca saklanmış. Dikkat ederseniz imha edilmemiş, saklanmış. Bu bile onu yasaklayanların dahi ona gizli bir hayranlık duyduğunu ispatlamaya yeter bence.
Dilâra Caner: Eduardo Galeano diyebilirim. Hayatı ile birebir bağ kurmasam da hayata dair fikirlerini sezebildiğim yazıları var. Genel olarak bakış açısı, hayal gücü ve hayal gücüne olan inancı, politik duruşunun yanı sıra yazılarındaki sadelik ve mizah gücü kendime çok yakın hissettiğim yanları oluşturuyor. Son olarak eşinin çoğu sabah ona anlattığı rüyalarını kitap haline getirmesi (Helena’nın Rüyaları), beni etkileyen bir diğer şey oldu. Kitap tamamen kişisel bir hayal gücünün ürünüydü ya da rüya gücünün 🙂 Helena’nın rüyaları, Galeano’nun kelimeleriyle harika bir kitaba dönüşmüştü. Kitaptaki resimlemeler de bir o kadar şahaneydi. Eşiyle arasında var olan bu duygusal bağlantı da çok hoşuma gitmişti. Sevginin ve birlikteliğin edebiyata armağanı… Geçtiğimiz günlerde kaybettiğimiz fotoğraf sanatçısı Sebastiao Salgado ile dostluğu… Ondan yazılarında bahsedişleri… Onun duygu ve düşünce dünyası ile ilgili de çok şey söylüyor bize. Galeano öldüğünde, artık ondan taze yazılar okuyamayacak olmamıza çok üzülmüştüm. Yazmış olduklarını ise evire çevire okumak hala büyük zevk.
Fırat Yıldız: Samuel Beckett. Okumayı çok sevdiğim ve her okuduğumda bağ kurmaktan asla çekinmediğim bir yazar. Alışılmış roman kalıplarının dışında farklı bir üslupla yazması dikkatimi çekmişti. Özellikle soyut kavramları anlatma ustalığını ilgi çekici bulmuştum. Kitabında basit kelimeleri kullanarak hiçliğin kendisini bir karakter olarak anlatmıştı. (Hiç İçin Metinler’de…) Godot’yu hiç saymıyorum zaten bir başyapıt, hem yazıda hem tiyatroda hem sinemada… Üç farklı çalışmayı okumuş, görmüş ve izlemiştim. Watt, Murphy ve Üçleme romanları (Molly, Malone Ölüyor, Adlandırılmayan) hepsinin yeri ben de başkadır. Klasik bir roman okuma hevesinin dışında farklı bir roman diline sahip.
Hasan Zan: Uzun yıllar önce Yaşar Kemal’in İnce Memed kitabını okumuştum. Aradan geçen zamanın ardından, biraz da tesadüfen Bu Diyar Baştan Başa serisini keşfettim. Yaşar Kemal’in 12 yıllık gazetecilik serüveni boyunca anlattığı Türkiye’yi, onun vicdanlı bakışıyla, derin bir insan sevgisiyle okudum. Öylesine etkilendim ki Çukurova’ya, Toroslar’a, Anavarza Kalesi’ne gittim. Artık İnce Memed’in, Taşbaşoğul’un yaşadıklarını daha iyi anlayabiliyordum. Topal Ali’yle birlikte iz sürdüm, Ağçasaz’ın ağalarının kavgasını izledim. Ve Yaşar Kemal’in ütopyası olan Ada’ya gidip onun anlattığı hikâyeyi dinledim. Vicdanını yitirmiş bir toplumun vicdanıydı Yaşar Kemal; bu yüzden ona ait ne varsa okumaya, anlamaya çalıştım.
Ozan Yüzer: Richard Brautigan. Dünyanın kötülüklerine karşı duyarlılığını nahif, insancıl, sürrealist ve kara mizahi bir eksende yaşaması, metinleriyle tanıştığım andan itibaren onunla kuvvetli bir bağ kurmamı sağladı. Duyarlılığının hayatı kaldıramayacak kadar keskinleştiği son döneminde intihar etmeden önce, kıyıya vuran ölü bir fok balığına sarılıp hıçkırarak ağladığı görülmüştür.
Tuğçe Yaşar: Kimi zaman duyguda düşüncede buluştuğum şairler var. Arthur Rimbaud’nun yaşama, insana inancı var örneğin, oldukça tutkulu. Henüz on altı yaşındayken Paris Komünü’nün bilincini kavrıyor, Charleville’den Paris’e yürüyerek gelişi müthiş büyülü. Annesinin türlü uğraşları sonucunda oğlu iki kez doğduğu şehre geri getirtiliyor ama ne mümkün onu o düşünden, kavgasından uzak tutmak… Onun bu tavrı, hareketiyle bağdaşım. Masamızda daima sesi, sözü açık duran, Nâzım Hikmet’imize de selam edelim, “Ve” dövüşebilirim. Doğru bulduğum, haklı bulduğum, güzel bulduğum her şey ve herkes için; yaşım başım buna engel değil.” Bunun dışında, aynı Rimbaud’nun inancını yitirdiğinde her şeyden, herkesten kendini soyutlayıp Aden’e gidişini de anlıyorum, orada da ona sarılıyorum…
Yahya Cengiz: Hiç düşünmeden Albert Camus diyebilirim. Albert hayatı boyunca hep absürdü anlattı ama umudu asla inkar etmedi. Ne Sartre gibi sade bir ideolojiye yöneldi ne de Kafka gibi hayatı boyunca karanlıkta boğuştu. Albert karanlıkla boğuşan ama güneşi inkar etmeyen biri. Özellikle benim estetikle fark yaratma isteğimin Albert için Adaletin olmadığı yerde sanat olur bakış açısıyla özleştiğini düşünüyorum. Özellikle en çarpıcı eserlerinden biri olan “Düşüş”te kendine bile acımasız dürüstlükle yüzleşen bir adamın itirafları Camus’u içselleştirme nedenlerimi yeteri kadar anlatan bir eser diye düşünüyorum.
2) Umut temasını sizce en güzel işleyen film/yönetmen hangisi? Neden?
Caner Bingöl: ‘Umudunu Kaybetme’ ve ‘Kirazın Tadı’ filmleridir. ‘Umudunu Kaybetme’ filmi adı ile müsemma bir filmdir zaten. Nefes almanın, karnını doyurmanın, dört duvar arasında çocuğuyla başını yaslayacak bir yer aramanın kendisinin başlı başına bir direniş halini aldığı müthiş bir filmdir. Her şeyin rezil olduğu zamanlarda, karanlığın en zifiri yerinde bile umudun kırıntısı bile aydınlatmaya yeter hayatı. Diğer filmin yönetmeni olan Abbas Kiyarüstemi’nin ise kendisi genel olarak filmleriyle bu hissi bize veriyor ama ‘Kirazın Tadı’ filmini ayrı bir yere koymak istiyorum. Filmde intihar etmek için dut ağacına çıkan sonra dutun tadı, okula giden çocukların coşkusu ve doğan güneşin büyüsü ve bu güzellikleri bir daha göremeyecek olma düşüncesiyle intihar etmekten vazgeçen adamın hikayesini anlatan o sahne hep aklıma gelir. Hayatın her yerinde, en umutsuz olduğumuz anlarda bile bize yaşadığımızı hatırlatan bir çok tat var.
Dilâra Caner: En’leri genelde olmayan biri olarak, bu soruyu bu şekilde sormam çelişkili olmuş 🙂 Fakat ilk aklıma gelen ve çok sevdiğim 2 filmi söyleyebilirim. Roberto Benigni‘in yönettiği ‘Hayat Güzeldir‘ ve yönetmenliğini Amir Khan’ın yaptığı Taare Zameen Par (Her Çocuk Özeldir) İkisi de her izlediğimde içimde sıcacık bir umut ışığı yakar. Sanırım zor durumların içindeki oyunsu başa çıkışları sevdiğimden.
Fırat Yıldız: David Lynch, umut dolu “Straight’in Hikayesi” filmini 53 yaşında çekmiştir. Sanırım yaşı ilerlediği için kendi personasını ve sinema yolculuğunu anlatmak istemiş bu filmle. “Straight’in Hikayesi” filmi, klasik bir Lynch filmi olarak görülmez, onu sinemasının dışında değerlendirilir. Filmin konusuna gelirsek, 73 yaşındaki bir adam (Alvin Straight), hasta kardeşiyle barışmak için çim biçme traktörüyle eyalet arası uzun bir yolculuğa çıkar.
Hasan Zan: Umut temasını en iyi işleyen filmlerden biri olarak Papillon (Kelebek) filmini gösterebilirim. 1973 yapımı bu film, işlemediği bir suç yüzünden Fransız Guyanası’na sürgün edilen Papillon’un, özgürlüğe ulaşmak için yaptığı bitmek bilmeyen kaçış denemelerini anlatır. 28 yaşında tutuklanan Papillon, yaklaşık 40 yıl boyunca umudunu yitirmeden defalarca kaçmayı dener. Bu filmi izlediğinizde, etkisi uzun süre içinizde kalacak; çünkü bu sadece bir kaçış hikâyesi değil, insan ruhunun esarete karşı direnişidir.
Ozan Yüzer: Umut temasını umudu veya umutsuzluğu yüceltmeden, yaşamın soğuk gerçekliği içinde işleyen Kenneth Lonergan‘in Manchester by the Sea filmini başarılı gerçekçiliği yönünden beğeniyorum. Umutsuzluğu ve umudu doğrudan merkeze alarak işleyen, Etgar Keret’in öyküsünden uyarlama Goran Dukic filmi Wristcutters: A Love Story filmini de başarılı gerçeküstücülüğü yönünden beğeniyorum.
Tuğçe Yaşar: Umudu romantikleştirmeden doğrudan ve mücadeleci bir yerden ele alan, Nadine Labaki’nin 2018 yapımı Chaparnaüm(Kefernahum) filmi demek isterim. İlk izlediğimde, “İşte böyle olmalı! Bu kadar!” demiştim. “Hiçbir duygusal yönlendirmeye gerek duyulmadan, kuvvetli bir rüzgâr gibi sarmalamalı insanın bedenini, bilincini.” Lübnan’ın yoksulluk ve keşmekeşle çevrili arka sokaklarında geçen hikâyede, on iki yaşındaki Zain’in küçük Yonas’la kurduğu birliktelik, sadece hayatta kalmak için değil, insanca var olabilmek için tutulan bir direnç öyküsüne dönüşüyor. Bunun dışında, Zain’in, mahkeme salonunda söylediklerini ele alırsak, “Beni dünyaya getirdiğiniz için sizi dava ediyorum!” cümlesi, harekete yani değişime, “mümkün” ve “gerekli” bir davet sunuyor. Bu tek cümlenin, yalnızca kişisel bir isyan değil; sistemin, toplumun ve yetişkin dünyanın çürümüşlüğüne karşı yöneltilmiş güçlü bir itiraz olduğunu söyleyebilirim. Hikâyedeki cesur, omuzları dik o gerçeklik izleyicisini acının tam içinden geçirerek ona umudun ne olduğunu yeniden sorgulatıyor. Çünkü burada umut, bir teselli ya da romantik bir beklenti değil; teslim olmamayı seçen bir bilincin adı işte. Filmde sosyal bir eleştiri sunuluyor evet ama bununla beraber, insana dair inanç da son âna değin diri tutuluyor. Ve tabii ki, kimlik için çekilen fotoğraftaki o gülümseme… Sanırım en çok o kısım, o kare, izleyicide duyumsanıyor, Zain’de vücut bulan gülümseme; onu izleyenin de bir parçası haline geliyor.
Yahya Cengiz: Aslında Yönetmen olarak Frank Darabont, Roberto Benigni, Gabriele Muccino özellikle de Alfonso Cuaron’nun ‘Children of Men’ filmi beğendiğim en iyi yönetmen ve umut temalı filmlerin en başlarında gelir lakin, Yılmaz Güney’in “Umut” filminin yeri çok başkadır. 1970 yapımı film sinemada sadece bir dönüm noktası olmadı aynı zamanda toplumsal gerçekliğin en çarpıcı örneği diyebilirim. Cabbar’ın “belki bir gün” umuduyla yaşaması…
3) Yazdığınız bir öykünün tiyatroda sahnelendiğini hayal edin. En çarpıcı sahne hangi öykünün, hangi bölümü olurdu ve en etkileyici replik ne olurdu?
Caner Bingöl:
Bu soruyu çok beğendim çünkü bana beni hatırlattı. Öykülerimde karakterleri konuşturmayı, sesli sesli düşündürtmeyi pek severim. Dolayısıyla bu soruya benden çokça cevap çıkar ama bilhassa ‘Balık Bilir’ adlı öykümde bir karıncadan duyduğumuz şu sözler bir oyunun afilli bir tiradı olabilirdi bence:
“Siz, azizim! Kendinizi hastalıklı bir geçmişten damıtılmış nostaljik bir melodramın içine hapsediyorsunuz. Dünü bugünde yaşıyor, bugünü ıskalıyorsunuz. Iskaladığınız bugün’lere hayıflanacak vaktinizle şuanda bile gelecek zamandan çalıyorsunuz.
“Oysa sadece şimdi vardır, onun için yaşayın. Ve şimdinin içinde iyiyseniz
sonsuza dek iyisiniz demektir.”
Eğer bir şeyi unutmamak gibi bir gayeniz varsa bu bir melodrama hapsolup onu güzellemek biçiminde cereyan etmemeli, geçmişin sizden çaldıklarıyla bir hesaplaşma biçiminde olmalıdır azizim. Herkes kendi meşrebince hesap sorar. Bir çiçekseniz mesela azizim, yeniden çiçek açarak yaparsınız bunu. Aksi halde şimdiki zaman altın bir tepside önünüze en kıymetli hediyesini de sunsa, asla bunun farkına varamazsınız, tüm bunları biliyorsunuz değil mi azizim?
Bilmiyorsanız da öğreniniz, ben bile bu karınca halimle biliyorum.
Size mutlu ve müreffeh günler dilerim azizim”
Dilâra Caner: Bir Sardunya ve bir sarmaşığın dostluğunu anlattığım öyküm “Tek Bir Dal“dan bir bölüm olabilirdi:
“Pencereden tekrar baktı… Ne adamlar vardı aşağıda, ne de en yakın dostu. Başını önüne eğdi. Sarmaşığın dalını özenle kavradı ve kendi toprağına sapladı. Dayanmak dediğin bu bir daldan başka bir şey değil. Ayrılığın hüznüyle, yeniden yeşerme umudunun kesiştiği yer. İkisi arasında taraf olmadığın bir yer. Bir barış, bir buluşma.. Tek bir dal..”
Sahnelendiğinde çiçekler yerine insanların oynadığını varsayarsak, biri diğerinin bir elini tutar ve avuçlarının içine alır. Avuçlarındaki eli kendi göğsüne yaslar ve dostunun gözlerine bakarak şöyle der: “Dayanmak dediğin bu tek bir daldan başka bir şey değil. Direniş de oradadır, kabul de. Ayrılığın hüznüyle, yeniden yeşerme umudunun kesiştiği yer. Bir barış, bir buluşma… ”
Fırat Yıldız: “Gece Postundan Pinokyo” öykümün son bölümünde ana karakterimiz içsel bir hesaplaşmaya doğru gider. Bir anda karakterin önünde devasa bir kamyon kayarak devrilir. Bir sirk kamyonudur. İçinden
fil, zürafa, at, ayı, aslan, yılan, maymun, kuşlar…yola fırlar. Hayvan kostümü giymiş oyuncular etrafa dağılmaya ve koşuşturmaya başlar. Trafik allak bullak olmuş. Tam bir kaos hakim olur sahnede. Etraftaki insanlar kaçışır. Ana karakterimiz sahnenin ortasında şok olmuş ve hareketsiz bir şekilde etrafa hayretle bakar. O cümbüş anından polisler müdahale etmeye çalışır ama nafiledir. Ana karakterimiz hala hareketsizdir. Gözü, ona doğru gelen maymuna takılır, polisin düşürdüğü silahı yerden alan maymun, namluyu ana karaktere yöneltir. Silah patlar. Ana karakter yere düşer. O kaos aniden kesilir. (Tüm oyuncular sahneyi terk eder.) Sahne kapanır.
Hasan Zan: 2023 yılında “Kral Salih’in Mezarlığı” adında bir öykü yazmıştım. Bu öyküde, Kral Salih öldürdüğü yılanları evinin avlusunda, bir tören eşliğinde gömerdi. O avlu, artık onun için bir mezarlıktı. Yılanlara karşı derin bir tutkusu vardı; ama aslında kendini var eden şey, yine o yılanları öldürmesiydi. Bir gün hastalandı Salih. Ve öykü şöyle bitti:
“Krallığımız çökmüştü. Kral Salih ölüyordu.”
Ozan Yüzer: “Ortaköy Güncesinin Güz Yaprağı“ öyküsünün hastanede geçen son bölümü ve anlatıcı karakterin finaldeki repliği olurdu diye düşünüyorum:
“Bu kez Ankara’ya dönmeyeceğim, taburcu olup evine gittiğimizde bu yağmurlu, sarı yapraklı güzel akşamları, güzel sabahları Ortaköy güncesinin güz yapraklarına birlikte işleyeceğiz, Chet Baker’dan Autumun Leaves’i –Güz Yaprakları- senin için çalacağım, kahvaltılarda bütün mor salkım marmelatlarını sana yedireceğim, gün doğumlarını, gün batımlarını, insanları, hayvanları, mevsimleri pencereden birlikte izleyeceğiz, Büyük Mecidiye Camii’nin arkasından beliren vapurlara her seferinde ilk kezmiş gibi şaşıracağız, manzaramızı izlerken yaraların iyileşecek, geçmişten gelen bütün yaralarımız iyileşecek, sevgili çocukluk arkadaşım, Yaprak.’’
Tuğçe Yaşar: “Tadeo Kalarov” adlı öyküm. Bir inşaat işçisinin, göç tuttuğu “kaçak” olmadan önce ve sonrasında karşılaştığı türlü sıkıntıları ele alır, tiyatroya uyarlanabilir belki kim bilir… Sanırım son kısım hikâyeyi sürdürmekte. “Cenazeyi sadece aile yakınları alabilirdi. Tadeo’nun aile yakınları.”
Dünyanın tüm kaçaklarına selam ederim…
Yahya Cengiz: Morkulhani.com yayın mecramızda yayında olan “Enkaz Altından Mektup” yazımı kaleme alırken ilk sözcüğünden son noktasına kadar hissederek yazmıştım. Kadına karşı şiddet, çocuk istismarı ve hayvanlara karşı şiddeti farklı bir perspektifle kaleme alarak altında kaldığımız enkazın beton bloklar olmadığı, kadın, çocuk veya hayvanların gözyaşları olduğu gerçeği sahnede etkileyici bir eser olacağını düşündürttü hep.
En çarpıcı repliği; Kadıköy sahaflarından aldığım nabızla çalışan saatin, enkaz altındayken saniyelerinin artık ağır işliyor olması ve ruhum ayak parmaklarımdan çekilerek bedenimin tam ortasına oturduğu esnada, hayatım gözümün önünden bir film şeridi gibi geçerken, “Nefesim kesiliyor, saat durdu.” Tabii repliğin etkisi yazının tamamını okuduktan sonra anlayabilirsiniz.

