ÖNE ÇIKANLARÖykü

AY ÇAMLICA’DAN DOĞARDI | Ozan Yüzer

‘‘Sonra sevişelim dedi, doğurmak istiyorum kendimi!
hiçbir kadın doğuramaz(mı)
Beni Yeniden!?’’
K.

Can’ın birtakım rutinleri vardı ve onlarla yaşaması güven hissini pekiştiriyordu. Sabahları okula gitmek üzere Üsküdar Sultantepe’deki evinden çıkıp iskeleye yürürken, Yeni Dünya Sokak’tan merdivenlere bağlanmadan önce apartmanların ve ağaçların arasındaki kesitte beliren Galata Kulesi’yle uzaktan uzağa selamlaşırdı. Motorla Beşiktaş’a doğru yol alırken rüzgarda üşüyen göğsünü çay yudumlayarak ısıtır, bazen Boğaz’da motor veya vapur kaptanı olmanın dünyanın en güzel işi olduğunu düşünüp onlara imrenir, bazen de final sınavının olduğu bir gün kardan ve fırtınadan seferler iptal olursa okula vaktinde nasıl ulaşacağım diye dertlenirdi (böyle bir durum hiç yaşanmayacaktı). Hem okulu hem de ilk yıl kaldığı yurt Avrupa Yakası’nda olmasına rağmen, hem deniz yoluyla okula gidip gelmek hem de uzaktan izlediği Anadolu Yakası’nın esrarengiz atmosferini keşfetmek adına Sultantepe’de ev tutmuştu. Okul ve yurt arkadaşlarından, neşeli kalabalıklardan uzakta bir yaşam kurmasının ne denli iyi bir karar olduğundan henüz emin değildi. Yalnızlığıyla neticesi muamma bir flört halindeydi.

   Yatak odasında güneşten korunmak ve mahremiyetini korumak için kalın perde yeterli olduğundan tül perdeyi asmamış, sermeye üşendiği halının yanına, apartman boşluğuna bakan karanlık odaya kaldırmıştı. Bir hafta sonu ziyaretine gelen annesi ocağa çay koyar gibi bir el çabukluğuyla tül perdeyi asıp, halıyı serince odası gözüne daha bir güzel gözükmüş, ufak dokunuşların yalnız ve sessiz bir yaşamı nasıl güzelleştirebileceğini fark etmişti. Bu farkındalıkla banyodaki çirkin giderin üzerine Üsküdar’daki çarşının kadim bir milyoncusundan çiçekli bir süs almıştı. Eşya mefhumu da rutin davranışlar gibi düzenden doğan güveni temsil ediyordu artık.

   Kendi rutinlerinden bağımsız, dünyanın rutinlerine de vakıf olmayı severdi. Her defasında Çamlıca Tepesi’nden beliren ayın periyodik şekillerine balkondan veya pencereden bakarken bir yanı ‘‘tanrının işi’’ diyerek tebessüm eder, bir yanı ‘‘hayır değil’’ diyerek somurtur ve bu haliyle ay doğumunu seyreden bir tür erkek Mona Lisa’yı andırırdı. Ay ışığının altında, sokak lambalarının loşluğunda Fıstıkağacı, İcadiye ve Bağlarbaşı sokakları, Bülbülderesi Mezarlığı’ndaki servilerin koyu renkli gizemi, Umay’ın okuduğu özel üniversitenin sırf bazı zamanlar Umay şereflendirdiği için Can’a güzel görünen fakat aslında dershaneyi andıran binası ve Can’ın oturduğu apartmanın çiçek kokulu karanlık bahçesi tıpkı evdeki eşyalar gibi müzmin bir durağanlıkta olduğu için güven verirdi. Bir yandan radyodaki canlı gece programlarını açar, telefonla yayına katılan dinleyicilerin manzaradaki apartmanlarda ışığı yanan dairelerin birinden katıldığını düşler, o evlerin içindeki hayatlara dair kuvvetli bir merak duyar ve bu tanışmadığı yaşamlarla gecenin yalnızlığını dindirirdi.

   Akşamları okul dönüşünde aile masumiyetini hissettiren Kanaat Lokantası’nda yemeğini ve kaymaklı ayva tatlısını yiyip, eve doğru telaşsız adımlarla yürürken Üsküdar Meydanı’ndaki insanların çeşitli vasıtalarla çeşitli semtlerdeki evlerine dağılma telaşını sükunetle izler, bazen süpermarkete uğrayıp çevrede yaşayan insanların günü bitirirken bir hobi gibi doldurdukları sepetleri çaktırmadan inceler ve seçtikleri ürünlerden akşam seyredecekleri televizyon programlarına dair çıkarım yapar, sıkılınca kalabalığı arkasında bırakıp mahalleye çıkan merdivenleri tırmanarak tepedeki karanlığa karışırdı. Bazı akşamlar Sultantepe’nin sessiz, hayaletli sokaklarında sessiz bir hayalet gibi süzülür, terk edilmiş ahşap evlerin pencerelerindeki hiç kimselere ait silüetlerden ürperir, Arslan Ağa Çeşmesi’nden asırlar öncesinin tılsımlı suyunu tadar, Özbekler Tekkesi’nin fısıldadığı eski sırlara kulak verir, ıssız parkta oynayan ölü çocuklara ilişmeden boş bir salıncakta bira içer, kıvrılarak Boğaz’a inen Susuz Bağ Sokağı’nın bir yanındaki metruk Paşalimanı Un Değirmeni ve onun heyula gibi yükselen bacasıyla, diğer yanındaki virane Bizans Sarnıcı’yla bakışır, Tekel Sahnesi’nin karşısındaki sahil parkının iri ağacının dalları altında gizli bir gölge gibi dikilip Avrupa Yakası’nın ışıltısına bakar, aynı anda oralardan bu noktaya bakan birinin de ışıltı yerine karaltılı bir alan gördüğünü tahmin eder, kendini Boğaz’ı gözleriyle kucaklayan görünmez bir adam gibi hissederdi. Bazı akşamlar da Arnavut kaldırımlı Nacak Sokağı’ndaki sıra sıra evlerin önünden geçerek Fethipaşa Korusu’na girer, ağaçlara gizlenen bülbüllerin şakımalarını dinleyerek yokuşu çıkar, Münir Ertegün Sokağı’ndaki ahşap yapıların zarafetiyle devamındaki Sude Sokağı’nın gecekondularına ve bahçelerindeki tavuklara şaşırır, Bican Efendi Sokağı’nda Boğaz’ı ve Kuzguncuk’u tepeden soluyup merdivenleri adımlar, Bamyacı Sokağı’na sapıp sonuna dek ilerler ve pembe evin önündeki yosunlu kayalıkların üzerine yapılan basamaklardan sahil yoluna iner, yalıların aralarındaki gizli koylarda unutulan kırık sandallara oturup denizi koklar, Nakkaştepe Mezarlığı’na uğrayıp kah geceleri kabrinden çıkan Nakkaş Baba’yla sohbet eder kah Üryanizade Camii’nin minik, ahşap minaresini hayranlıkla izler, Kuzguncuk Gazhanesi’nin kalıntıları arasında bir şey arayarak ama ne aradığını bilmeyerek dolaşır, Cemil Molla Köşkü’nden işitilen tekinsiz seslerden ürker ve eve dönerdi.

   Hafta sonları bir akşam Şadırvan’da rakı ile arnavutciğeri, bir akşam da Çarkıfelek’te bira ile  anne patatesi tüketirdi. Üsküdar’ın ara sokaklarındaki bu iki salaş meyhanede de sesi kapalı televizyonda at yarışı kanalı açık olur, fonda Radyo Alaturka çalar, yalnızca müdavimler vardır ve masa sayısı azdır. Can semtte Boğaz’a nazır bir meyhane ya da birahane olmamasını ve insanların dört duvar arasında yiyip içmesini başlarda yadırgasa da zamanla bu atmosfere alışmış, hatta sevmişti. Çakırkeyif olunan saaatlerde iki mekana da gelen piyango biletçisi genç kadını eğer sarhoşsa Umay’a benzetirdi. Halbuki genç kadın Umay’dan daha güzeldi, biletçi oluşuna şaşılacak denli güzeldi ama yüzü Umay’ınkine dönüştüğü anlarda Can’ın yüzünde koca bir tebessüm peyda olurdu.

– Bir bilet alabilir miyim? Ve size Umay diyebilir miyim?

– Ne kadar bilet alırsanız o kadar Umay olabilirim yakışıklı beyefendi.

– Yakışıksızım ben, ama siz yine de daha fazla bilet verin, verdikçe de daha fazla Umay’a benzeyin. İkramiye hiç umrumda değil.

 – Öyle demeyin, Umay’ın şansıyla veriyorum hepsini, ben ona daha fazla benzedikçe her bilet bir öncekinden şanslı oluyor.

 – Haklısınız, şansın kendisi bile en çok Umay’da şanslıdır, şanssızlık ise ancak Umay’la güzelleşir.

   Son kadehini platonik aşkı için kaldırıp bir tomar biletle birlikte kalkar, içkiden ve Umay’dan kaynaklanan hafif baş dönmesiyle Salacak’a yürür, bir müddet Kız Kulesi’ni ve Tarihi Yarımada’yı seyreder, dönüşte Boğaz’ın ve koy sırtlarına kurulmuş bir kasabayı andıran Üsküdar’ın gece görüntüsüyle ve denizden esen rüzgarlarla mest olurdu. Mihrimah Sultan Camii’nin hazire pencerelerini kare kare bölen demirlerin arasından geceye karışan ruhlara huşuyla tanık olur, bir yanı taş duvar, diğeri sarmaşıklı evlerden mütevellit bir koridoru andıran Kurşunlu Medrese Sokağı’nı puslu gözlerle, türlü gündüşleriyle bir zaman yolcusu gibi katedip ulu ve sık ağaçlı Paşalimanı Caddesi’ne başka bir alem gibi varır, otelin, benzinliğin ve apartmanların arasında kalan küçük, karanlık koruluğun bu farklı alemin nişanesi olduğunu idrak eder, hemen ilerideki Kaftan Sokağı’nın rengarenk yokuş ve merdivenlerinden Boğaz’ı sırtlayıp eve yollanırdı. Böyle gecelerde uyuyakaldıktan sonra muhakkak Umay’la ilgili, uykudan uyandıran bir düş görürdü ve gördüklerini not alıp sanki Umay’a sarılıyormuş gibi tasasız bir gülümsemeyle yeniden dalardı.

   Onunla Avrupa Yakası’nda kalabalık bir arkadaş toplantısında tanışmıştı. Herkes uyuyunca ikisi salonda sohbete ve kırmızı şaraba devam etmiş, Can sarhoş sözcükleriyle şiirler söylemiş, Umay mayışık gözlerle dinlemiş, Can her şiirden sonra biraz daha aşık olmuş, Umay her kadehte daha dostane hissetmiş ve günün ilk ışıklarında yakın arkadaş olmuşlardı. Umay’ın okulu Üsküdar’da olduğundan belli aralıklarla oralarda buluşup görüşmüşler fakat Can bir türlü hislerini açamadığından (aşkına karşılık bulacağını düşünmediğinden), arkadaşlıkları farklı bir boyuta evrilememişti.  Bir zaman sonra Umay okuldan Onur adında bir çocukla görüştüklerinden bahseder olmuştu. Can bu can sıkıcı yeni karakterin aralarından çıkacağı günü sabırla beklerken, son buluşmalarında Umay gebe olduğunu, Onur’un bebeği istemediğini ve iletişimi kestiğini, fakat babasız da olsa doğurma kararında olduğunu söyledi. Can’ın aklından bebeğe memnuniyetle babalık yapabileceği, dolayısıyla eğer isterse evlenebilecekleri geçse de dile getiremedi. Bir yandan Umay’ın kendisine böyle bir fikirle, teklifle gelmemesine de içerlemiş fakat bu meşakkatli durumda fazladan beklentiye girip gücendiği için de derhal kendine kızmıştı. Aralarındaki duygusal ve cinsel mesafenin artık hiç kapanmayacağını, Umay’ın hayatının merkezinde bebeğinin dışında kimseye -en azından kendisine- yer olmayacağını çaresizce seziyordu.

   Onunla vedalaşıp eve döndüğünde hava kararıyordu. İlk buluşmalarında Umay’ın kahve içtiği plastik bardağı çaktırmadan yanına almış, bir sanat eseri gibi evde saklamıştı. Olur da bir gün Umay aniden eve gelirse diye (hiçbir zaman gelmemişti) görünür bir yere koymuyordu. Sakladığı dolaptan çıkarıp parmaklarının arasında nazikçe çevirdi. Üzerinde yazan ismine ve kırmızı ruj lekesine bile meftundu. Bugüne dek dokunmaya kıyamadığı ruj lekesini emercesine, tutkuyla öptü. Vişne tadı mı almıştı, ona mı öyle geliyordu? Bardağı ilk kez açık bir yere, komodinin üzerine bırakıp kullanmadığı karanlık odaya gitti. Kapıyı kapatıp öte berinin ortasına, yere cenin pozisyonunda kıvrıldı; sessizlik ve karanlık, zihninin derinliklerinde anne rahmini duyumsatıyordu. Odada, bu pozisyonda sonsuza dek kalabilirdi. Yine de Onur imgesi huzura ermesine mani oluyordu. O adam yalnızca Umay’ın rahmini değil, Can’ın da düzenli hayatını döllemiş, güvenli bölgesinin koruma zarını delmişti.

   Ay Çamlıca’dan doğmaktaydı. Karanlık odadan görünmese de, ay ışığı anne rahmine düşen bir cenin gibi Can’ın kapalı göz bebeklerinde zuhur ediyordu. Kainatın en sancılı ay doğumu bu geceydi. Umay’ın henüz gerçekleştirmediği doğumun çığlıkları, Can’ın kulaklarında çınlıyordu. Ay turuncudan beyaza evrilerek ve giderek küçülerek Çamlıca’dan sancıyla yükseliyordu. Can cenin vaziyetinde uzandığı karanlık ve sessiz odada, olmayan ışıklarla ve seslerle sarmalanırken, yeniden doğmanın ruhsal sancısıyla inliyordu. Ne keder ki, ölü bir doğum oluyordu bu; er geç her doğumun akıbeti gibi.

 

Temmuz 2025, Eğin