KAVAKLARIN ARMONİSİ | Caner Bingöl
ÜÇLEME’nin öyküleri:
I. GOLVİZ
II. ASFUR
Fotoğraf: Fırat Yıldız
III
Zamanın tozunu almak pek kolay değildir. Üzerinden ne kadar çok görüntü akarsa o kadar çok kirlenir. Tozu alınmayınca katmanlaşır ve hayat yolunda karşına çıkacak muhteşem manzaraların da önünü kapatır. O yüzden arada bir zamanın tozunu almak gerekir. Böyle derdi anneannem. Camlarından insanların, ovaların, dağların ve belirli belirsiz şehir ışıklarının akıp gittiği otobüs de anneannemi doğruluyor gibiydi.
Gürün’de mola vermek için durdu otobüs.
İlk mola yerinde otobüse inen fırça darbeleri camda köpükten rastgele dairesel figürler bırakıyor, hemen ardından tutulan suyla aşağı doğru kendini bırakan tanecikler ise içimde derin bir ferahlamaya yol açıyordu. İzledikçe ferahlıyor, ferahladıkça derin fasılalarla nefes alıp vermeye başlıyordum. İlk mola süremin tamamını otobüs yıkama törenini seyrederek harcamıştım.
Kelimeleri yalayıp yutan o ses belirdi. Mola süresinin sona erdiğini, yerlerimizi almamız gerektiğini önemle rica etti. Otobüsün kapıları tıs sesiyle açıldı ve yolcularını toplayarak yeniden yola koyuldu.
Yıllar sonra çocukluğumun kapısına doğru, zamanın tozunu alma cüretiyle uzun bir yolculuğa çıkmıştım. Elimde toz bezi niyetine yıpranmış bir çizgili defter ve dolma kalemle, sakalına karışmış saçıyla, boynunda asılı yakın gözlükleriyle, uzun süre aynı pozisyonda oturmaktan tutulmuş beliyle içimde hiç büyümemiş o çocuğu da yanıma alarak yol alıyordum kalbimin doğusuna.
O kapıyı yeniden açtığımda ardımda bıraktığım şeyleri yerli yerinde bulamama endişesi sarıyordu içimi. Bu endişeyle birlikte tatlı bir heyecan da bastırıyordu çünkü kitabımın ilk taslağı yanımdaydı ve her şey kavakların ardımdan ıslık çalmasıyla başlamıştı.
Bana ilham veren ve birlikte bahçelerden elma ve drik* çaldığımız suç arkadaşlarım, uzun kirpikli çocuklara, hayatın ve hakikatin timsali o paslı sac çatılı betonarme binaya, evimizin kavaklara ve kargalara açılan arka balkonuna iade-i ziyaretti bu.
İçim geçmiş, uykuya dalmışım.
Ta ki bir sonraki yarım saatlik ihtiyaç molasının anonsunu duyana kadar.
Darende’de otobüs mola vermişti.
Bu kez yerinden ilk kalkan ben oldum. Otobüsü yeniden yıkadılar ve bu kez arkamı dönüp kayıtsız kaldım. Döngü buydu; yol yaptıkça tozlanıyor, tozlandıkça yıkanması gerekiyordu. Biteviye zamanın tozunu alırken yaptığımız gibi.
Varacağım yere yaklaştıkça dinlenme tesislerinde kışın hoyrat rüzgarları kendini anımsatırcasına daha sert ve öldürücü bir tonda esmeye başlıyordu. İnsanın yüzü, gözü rüzgarla parça parça dilimlere ayrılan bir form alıyordu. Dilimde acı bir dinlenme tesisi çayı aroması, yüreğimde çocuk adımlarımı bıraktığım yeri yıllar sonra yeniden görecek olmanın tatlı heyecanı vardı.
Kadim bir dostumda bir hafta kadar kalacak, romanımın geri kalan kısmını bana ilham veren memleketimde tamamlayacaktım. Beni otogardan almaya o geldi.
Nihayetinde varmıştım düşlerimin sonsuz çimenliğine. Gezdim adım adım, sıra sıra dizili kavakların gölgesinde. Kulak verdim fısıltılarına. Defterime geçirdim her cümlesini rüzgarın. Kitabın son sayfasını yazdığımın farkındaydım ama eksik bir şey vardı. Bu hikaye kendisine henüz bir isim bulamamıştı.
Dönmeden bir gün önce bir öğlen vakti vadide gezerken dere boyu uzanan kavakların birine sırtımı yasladım. Suyun sesi ninni gibi gelmiş, kucağımda defterim ve kalemimle uyuyakalmıştım. Biraz şekerleyip uyandığımda kitabımın adını bana yapraklar fısıldadı:
“Kavakların Armonisi” diyorlardı.
Heybemde sıcak hatıraların kırıntılarıyla geri döndüm LED ışıklarla çevrili şehre. Son taslağı da tamamlayıp dosyamı yayınevine teslim ettiğimde bir bebeğimin doğmak üzere olduğunu hissettim. Bu benim ilk romanımdı. Kitabın ilk baskısı basıldı ve doğrusu bu kadar çok insanın gönlüne teyelleneceğini tahayyül edememiştim.
Akabinde görsel ve yazılı basından bir takım söyleşi davetleri gelmeye başlamıştı. İlk söyleşime katılmak üzere bir TV kanalının kapısından girip stüdyoya vardım. Çok heyecanlı ve yeni bir şeydi benim için.
Sorular bir muhabbet havasında sırayla soruluyor, ben de bir dost meclisinde konuşur gibi hepsini layıkıyla yanıtlamaya gayret ediyordum. Ve o soru geldi.
Kitabınıza ilham olan şey nedir veya kimdir?
“Çocukluğum ve uzun kirpikli çocukluk arkadaşım, arkadaşlarım” diye yanıtladım bu soruyu, isim vermekten imtina ederek.
***
Yayından birkaç gün sonra telefonum çaldı. Yayınevinden arıyorlardı ve yayınevini arayarak bana ulaşmaya çalışan birinden bahsediyorlardı. Adının Ali olduğunu ve benim çocukluk arkadaşım olduğunu söyleyerek bir not bırakmış. Bıraktığı notta kitabımı edinip okuduğunu ve eğer ona geri dönebilirsem çok mutlu olacağını belirterek telefon numarasını bırakmıştı.
O olduğunu hemen anlamıştım. Yıllar sonra yeniden böyle bir vesileyle buluşabilme ihtimali beni çok heyecanlandırmıştı. Aynı zamanda da TV’de bir söyleşide cevapladığım sorunun onu rahatsız etmiş olabilme ihtimali de kaygılandırıyordu.
Hiç beklemedim, hemen aradım. Tok bir sesle açtı telefonu Ali. Telefonda İstanbul’da yaşadığını öğrendim. Şu an yeni çıkan romanım için ben de İstanbul’a geldim ve birkaç gün daha buradayım, dedim. Ertesi gün Beyoğlu’nda Mis Sokak’ta bir kafede buluşmak üzere sözleşmiştik. Gün geceyi uğurladı ve yılların tozunu alacak o buluşma günü geldi çattı. Ben mekana biraz erken gelmiştim.
Uzaktan uzun boylu, yuvarlak gözlüklü ve kıvırcık saçlı esmer tenli bir adam sanki benim masama doğru yürüyordu. Bir an emin olamadım ve gözlerimi kaçırdım. Ta ki karşımda duran boş sandalyenin önünde belirene kadar. İçten bir sarılmayla yılların buzu bir anda erimişti. Hemen hemhal olmuştuk, sanki yıllardır hiç ayrı düşmemiş gibi. Laf lafı açıyor, o laf başka bir lafı açıyor, sohbet hiç bir zaman tam bir doyuma ulaşmayacakmış gibi hissediyordum.
Ali bana kitabımı okuduğunu, kitapta yazmayan pek çok şey olduğunu, ailesine ve kendi köklerine dair bazı bilgileri hayatında çok sonradan öğrendiğini ve tüm bunların hayata bakışını radikal bir biçimde değiştirdiğini söyledi ve başladı anlatmaya.
Yaşadığı ilk şok, kimlikte kayıtlı olduğu Samandağ’da bir yerel gazetenin eski gazete arşivinde adına soyadına rastlaması ile başlamış. Elinde fotoğrafı var mı diye sordum. Çıkardı telefonundan gazete küpürünün taranmış nüshasını gösterdi:
“ Enkazdan 187 saat sonra kurtarılan mucize çocuk:
Kahramanmaraş merkezli yaşanan depremde Hatay’ın Samandağ ilçesinde çöken 6 katlı bir apartmanın enkaz kaldırma çalışmalarında bir mucize gerçekleşti. Depremden 187 saat sonra madencilerden oluşan arama kurtarma ekipleri 2 yaşında bir çocuğu enkaz altından canlı olarak kurtarmayı başardı. Ali Karayel adlı çocuğun annesi, babası ve 5 yaşındaki erkek kardeşi ise hayatını kaybetti.”
Doğum tarihinin ve olayın yaşandığı tarihin ve nüfusa kayıtlı olduğu mahallenin birbiriyle eşleşmesi sonucu köklerine dair merakı pekişmiş ve bu haberin kendisi olduğunu teyit etmek için bakanlığa başvurup arşiv araştırması talep etmiş. Tüm bulguların tesadüfen bulduğu eski bir gazete küpürüyle örtüştüğünü görmüş. Yaptığı başvuru sonucu başka bilgiler de edinmiş; annesinin öğretmen, babasının da bir müzisyen olduğunu o sayede öğrenmişti. Depremde bütün ailesini yitirdiği için ise sonrasında kontenjanı boş olan yuvalardan birine yerleştirilmiş ve yıllarca o yuvada çocukluğunun eksik kalan kısımlarını kendi kendine tamamlamaya gayret etmişti. Bu gayretin büyük bir kısmına tanık olmuştum. Ali anlatıyor, ben hayretle dinlemeye devam ediyordum. Kökleriyle arasındaki tek bağın çocukken diline pelesenk olan Asfur ezgisi olduğunu yıllar sonra fark etmişti. Asfur’u muhtemelen babasından öğrenmiş, yıllarca da unutmadan mırıldanıp durmuştu. Bunu öğrendikten sonra zaten haşır neşir olduğu müzikle arasındaki bağın nasıl daha da derinleştiğini, asıl mesleği olan mimarlığı bırakıp artık tamamen müzisyen kimliğiyle var olmaya nasıl karar verdiğini bir solukta anlatmıştı. Müziğe olan ilgisinin bir tesadüf olmadığını bunun bir genetik miras olarak babasından kendisine aktarıldığını düşünüyordu. Bu tutkunun peşinde bir kariyer inşa ettiğini o masada öğrendim. Diğer öğrendiğim pek çok yeni havadis gibi. Ortadoğu müziği üzerine çalışmalar yaptığını, kaybolmaya yüz tutmuş halk şarkılarını yeniden yorumlayarak onlara yeni bir nefes verdiğini anlatıyordu.
“Bu kadar yeter, benden konuştuğumuz,” dedi. “Haydi biraz da senin romanından konuşalım. Bir söyleşinde seni buldum ve kitabını edinerek bir çırpıda okudum. Çocukluğumun sıcak hatıraları hemen vücudumu sarmaya başladı ve kitabı bitirdiğim o gece, o hislerle hayatımın en huzurlu uykusunu uyuduğumu hatırlıyorum,” dedi.
Ona söyleşide kitabı yazarken çocukluk arkadaşımdan esinlendiğim cevabını verdiğimde neler hissettiğini sordum. Romanı okurken buna çok sevindiğini, bilakis onore olduğunu söyledi. Hayatının uzun süredir görüşmediği ama yüreğinin bir köşesinde daima taşıdığı bir arkadaşı tarafından kaleme alınmış olmasına olan şükranlarını sundu. Kitabı ayrı, adını ayrı sevdiğinin altını çizdi. Yanında getirdiği kitabı eline alıp havaya kaldırarak adını yeniden telaffuz etti:
“Kavakların Armonisi”
Ne isim ama!
Onu yarın kitap fuarında gerçekleşecek olan söyleşime davet etmiştim.
“Elbette, ama bir şartım var. O günün akşamı bir yerde sahne alacak ve konser vereceğim. Sonrasında sen de benim konserime iştirak edeceksen söyleşine o şartla gelebilirim,” dedi.
“Seve seve gelirim,” dedim. Bir gün sonra yeniden buluşmak üzere sözleşip ayrıldık.
Ertesi gün söyleşi öncesi ayaküstü belediyenin fuar alanında Ali ile yeniden buluşup kucaklaştık. Ona “Biliyor musun, beni fuara kim çağırdı?” diye sordum.
“Kim?” diye sordu.
“Hani küçükken topunu paylaşmayı bilmeyen, mahalle maçında ‘Bir kere bir oynasın, bir gör, ondan sonra kararını ver’ dediğim ve senin oyun tarzını görünce hep takımda olmanı isteyen Yavuz vardı ya, hatırladın mı?”
“Gözleri hafif şaşı olan uzun boylu bir çocuk vardı o mu?” diye sordu Ali.
“Hah, ta kendisi işte, iyi hatırladın valla, helal,” dedim.
Ali buna şaşırmıştı ve alakayı kurmaya çabalıyordu. Durumu farkedip ekledim:
“Yavuz buranın belediye başkanı oldu. Romanıma da hasbelkader bir yerde denk gelip almış ve okumuş. Belediye kültür işleri müdürlüğüne de ‘Bu kitabın yazarıyla da fuarda bir söyleşi düzenleyelim’ diye bir öneride bulunmuş. Onlar da bana ulaştılar. Hiç beni tanımadan, kim olduğumu bilmeden oldu bunlar. Buraya geldiğim gün yanına gittim ve tanışmak istedim. Halbuki biz zaten yıllar öncesinden tanışıyorduk. Yüz yüze gelince hemen anladık ve çok şaşırdı bu tatlı tesadüfe. Gözleri doldu. Şu an bilse bu söyleşiye senin de geldiğini neler hissedirdi acaba,” dedim.
Söyleşi başlamıştı. En ön sırada oturan Yavuz ve Ali’nin göz göze geldiklerini, birbirlerini hemen tanıdıklarını ve selamlaşıp kucaklaştıklarını gördüm oturduğum masadan. Tatlı bir söyleşinin daha sonuna gelmiştik. Kitaba olan ilgi beni ziyadesiyle şaşırtmıştı.
Söyleşi sonunda Ali ve Yavuz’un yanına gittiğimde akşamki konserine Yavuz’u da çağırdığını bir kez de ben yanlarına gelince söyledi. Yavuz da geleceğine dair söz vermişti.
Mekana girdik ve bize ayrılan köşeye oturduk, Yavuz ile. Ali sahnede son alıştırmalarını yapıyordu. Konser başladı ve Ali’nin Ortadoğu’nun derin dip suları gibi akıp çağlayan müthiş sesi mekanı doldurmaya, tüyleri diken diken etmeye başlamıştı. Ali ilk şarkıya girer girmez Yavuz ile göz göze geldik. Yavuz “Vay canına!” dercesine bir dudak hareketi yaptı. Ali’nin sahne performansı dudak uçuklatıyordu. Ali ufak bir mola verdiğini söyleyip bir peçeteyle terini sildi ve bizim masaya gelip biraz daha sohbet etti çocukluk arkadaşlarıyla.
Yavuz Ali’yi küçükken zorbaladığını çok iyi hatırlıyor, bundan ötürü yıllara sair kaybolmayan içten içe bir mahcubiyet hissediyordu. Sonunda dayanamadı Ali’den özür diledi.
“Küçükken seni fazla üzdük, biraz haşarı bir çocukluk yaşadım, affolsun be Ali,” dedi.
Ali de güldü ve cevap verdi:
“Seni affedebilirim ama bir şartla” dedi ve şunları söyledi:
“Şimdi gidip benim büyüdüğüm yetiştirme yurdundaki tüm çocuklara top alacak, önündeki futbol sahasını modern bir çim sahaya çevirip yanına da kapalı bir spor salonu yaptıracaksın hibe olarak.”
Biraz şaşırsa ve eveleyip gevelese de kabul etti Yavuz. Buna şu cevabı verdi:
“Anlaşılan sana bayağı çektirmişiz Aliciğim. Şu istediğin şeylere bakınca, ama kabul.”
“Sözümü aldığıma göre sahneme geri dönebilirim o vakit,” dedi Ali ve gitti.
Bir sonraki şarkıya girmeden evvel sahnede biraz önce masada söylenen sözler üzerine bir girizgah yaptı Ali:
“Bu gece çocukluğum sıcak hatıraları üzerimde tütüyor. Çocukluk arkadaşlarım aramızda. Yıllar sonra ilk kez birbirimizi gördük ve bu bana hiç olmadığım kadar iyi hissettirdi. Sizinle de paylaşmak istiyorum. Biraz önce Yavuz başkanımızdan bir söz aldık ve benim de yolumun geçtiği yetiştirme yurdunda barınan tüm çocuklara top hediye edeceğinin, futbol sahasını yenileyeceğinin ve yanındaki arsaya da bir kapalı spor salonu yaptıracağının müjdesini ve sözünü verdi,” dedi.
Tüm salonda bu söz üzerine bir alkış başladı. Alkış bitince de benden bahsederek;
“Onun yanında oturan kıymetli arkadaşımın da yeni kitabı çıktı. Hepimizin ortak hikayesi bu kitap aslında. Adı da ‘Kavakların Armonisi’, dedi ve kitabı eline alarak gülümsedi; çocukken hatırladığım gamzesi yeniden yüzünde belirmişti.
Şarkıya girmeden birkaç cümle daha ekledi:
“Bu söyleyeceğim şarkı da çocukluğumun sıcak hatıralarına ince bir selam olsun,” dedi.
Fairuz’un Konna Netlaka’sı Ali’nin büyülü sesiyle birleşerek kulağımdan yüreğime teyellendi.
“Beni çocukluğumun kapısında unutun,
Güneşli sokaklarda dolaşayım.”
*drik: Zazacada böğürtlen.


