ORTAKÖY GÜNCESİNİN GÜZ YAPRAĞI | Ozan Yüzer
”Bir başka alemden gelmiş gibisin,
Dalmış gözlerinle pencerelerde.”
Ahmet Hamdi Tanpınar
Ortaköy’ün ara bir sokağında, ancak bilenlerin bulabileceği kadar kendini gösteren Sefarad Meyhanesi’nde, küçük ahşap yapının içindeki ahşap mobilyaların, içinde hatıra yığınları biriken aynaların, loş apliklerin, pütürlü duvarlarda güzel ablaların, ağabeylerin fotoğraflarının ve sararmış tabloların, dükkanın tek penceresinin demirlerine sarılı güllerin ve güllerin arasından içeri sızan cılız ışığın, tepedeki vitrayların, köşedeki raflarda yan yatmış Kavaklıdere Yakut şişelerinin, müdavimlerin yarım kalan rakı şişelerinin, sarkaçlı duvar saatinin, ihtiyar gramofonun ve transistörlü radyodaki sanat müziğinin ortasında biz, otuzlarının ortalarındaki kadınlı erkekli bir grup arkadaş, ikindi rakısı kadehlerimizi sağlığımıza kaldırmışken, onlarla tanıştığım zamanları düşündüm.
*
Çocukluk yıllarımda zaman zaman ailemle Ankara’dan İstanbul’a kısa tatillere giderdik. Her seferinde akrabalarımız Aylin Teyze ve Bora Dayı’nın evlerinde kalırdık. Abla kardeştiler. İkisi de hiç evlenmemişti. Ortaköy sırtlarında, Levazım ve Ulus arasında villalardan mütevellit müreffeh bir sitede yaşıyorlardı. Oradaki ilk misafirliğimde beni Ortaköy’e götürdükleri o güneşli ve mutlu günü unutamam. Yokuşlardan, merdivenlerden Dereboyu Caddesi’ne inip, araba uğultularını kurumuş derenin bir zamanlarki şırıltıları gibi düşleyerek yürüyüp, Vapur İskelesi Sokağı’ndan meydana çıkmıştık. Boğaz’a ilk kez oradan bakmıştım. Denizin ve göğün mavisi arasında karşı yakanın yeşili, kıyıdaki kayıkların salınımı, köprünün karşıya uzanan kesiti, Beylerbeyi Sarayı’nın uzaktan bile albenisi, Büyük Mecidiye Camii’nin neo-barok zarafeti, caminin arkasından bir sürpriz gibi beliren vapurlar, ara sıra bir sanrı gibi zıplayan yunuslar, bulutların genişliği, çınarların serinliği, yemlenen kuşların cıvıltısı, seyyar tezgahların çeşnisi henüz ilk anda ruhuma işlemişti. O tezgahların birinden sarı yapraklı, oldukça kalın, el yapımı bir defter almıştım. Onu Ortaköy güncesi yaptım, buraya dair yaşadığım her şeyi, bütün hislerimi ona aktaracaktım.
Aylin Teyze ve Bora Dayı’nın evlerinde kalmaktan da memnundum. Sitelerinde yakın yaşlarda olduğumuz çocuklar vardı. Beni hemen aralarına kabul etmişlerdi. Her yıl birkaç defa buraya rutin olarak geldiğim için kısmen de olsa ben de onlarla büyüyordum. Liseye geçtiğim yaz, site tayfasıyla güne Less Than Jake dinleyerek başlardık. Rock enstrümanlarının saksafon ve trombonla sentezlendiği ska-punk ezgilerinin neşesi hem o yaşlarımıza hem de ülkenin ve dünyanın o yıllarına uygundu. Her şey bir başkaydı sanki: etraftaki renkler, havadaki kokular ve umutlar.
Bora Dayı yüksek enerjisiyle, sıra dışı tarzıyla ve komik hikayeleriyle sitedeki eğlenceli tek yetişkindi. Kabataşlıydı, lise yıllarındaki serüvenleri hala okulda ve mahallede anlatılırdı. İstanbul’a her gelişimde, yeni bir hadiseyle gündemde olurdu: dönemin meşhur bir mankeniyle birliktelik, vereceği partiler için Çengelköy’de tuttuğu yazlık yalı, sosyetik simalarla tertiplediği mavi yolculuklar… Bazı geceler beni üstü açık arabasıyla Boğaz gezisine çıkarırdı ve muhakkak o yazın hit şarkılarını çalardı. Bana hitap etmezdi ve manzaraya yakıştırmazdım ama deniz havası alarak bitmek bilmeyen trafikte uyuklamayı ve ara ara gözlerimi aralayıp düşlerle karışık bir Boğaz kesitiyle karşılaşmayı severdim. Aylin Teyze ise Bora Dayı’nın aksine ağırbaşlı, entelektüel ve zarif bir İstanbul hanımefendisiydi. Evdeki zengin kütüphane, onlarca tablo, heykeller, antika piyano ve zaman zaman piyanodan yükselen melodiler ona aitti. Ebeveynlerinin vefatından sonra aile şirketleri abla kardeşe kalmıştı fakat işleri bilhassa Aylin Teyze yürütüyordu. Aktivist bir yanı da vardı. Ahşap bir yalıda hizmet veren, mezun olduğu Gaziosmanpaşa Ortaokulu’nun yakılmasıyla ilgili Ortaköy halkı ve çeşitli derneklerle birlikte mücadele yürütüyordu. Bütün koşturmacasına rağmen yardımcı istemez, ev işleriyle de bizzat ilgilenirdi. Bahçeye özenle kurduğu kahvaltı sofralarına doyum olmazdı. En çok, mevsiminde elleriyle toplayarak yaptığı mor salkım marmelatına düşkündüm.
Yine finalini o marmelatla yaptığım bir kahvaltı sonrasında, site tayfasından kimse uyanmadığı için yalnız başıma Ortaköy sokaklarında yürüyüşe çıktım. Pembe-beyaz çiçeklenen gülibrişim kokuları arasında Palanga Caddesi’nden sahile doğru salınırken, sahil tarafından yukarı yürüyen bir kız dosdoğru bana bakarak -sonradan ikimizin de hatırlayamadığı- komik bir laf etti ve ikimizi de gülme tuttu. Ergen neşesi. Elini uzattı, ‘’Ben Yaprak,’’ dedi. Tanıştık. Akranmışız. Bulunduğumuz yokuşta, asırlık binadaki yetimhanede kalıyormuş, kendini bildi bileli. Bunaldıkça kaçıp, Ortaköy’de turlayıp, denizi koklayıp, dönüyormuş, şimdiki gibi. ‘’Seni de içeri kaçırayım, yetimhaneyi turlayıp, koridorları koklayıp, dönersin,’’ dedi. ‘’Olur,’’ dedim. Ergen cesareti. Yetimhaneyi çevreleyen duvarların sota bir yerinden bahçeye atladık. Yaprak’ın usta manevraları ve gizli kestirmeler marifetiyle binanın çatısına çıktık. Ortaköy’e ve Boğaz’a ilk kez bir çatıdan baktım. Tarihi Yarımada’yı, Marmara açıklarını, Kız Kulesi’ni, Salacak’tan Kuleli’ye dek karşı kıyıları ve Boğaz’ı gözlerimle kucakladım. Uzun uzun sohbet ettik, hayatlarımızdan bahsettik. Bazen de çevre binaların pencerelerindeki yaşamlarla ilgili hikayeler uydurduk. Muallim Naci Caddesi’ndeki küçük kilisenin yeşil ahşaptan çan kulesini şekerden bir külaha benzettik. Ayrılık saati geldiğinde iki yakın arkadaş olmuştuk. Vedalaşırken Ankara’daki adresimi istedi. Ankara’ya döndükten bir hafta sonra da onun ismiyle bir zarf geldi. Yıllarca sürecek mektup arkadaşlığımızın ilk nüshası.
Kendi yaptığı kartpostallara yazardı mektuplarını, arka yüzlerinde yetimhaneden veya Ortaköy’ün değişik köşelerinden çizdiği resimler olurdu. Bazen de aynı perspektiften günün farklı bir saatini ya da farklı bir mevsimi çizerdi. Bir keresinde üzerine Ortaköy Meydanı’nı karikatürleştirdiği bir kahve kupası göndermişti –ben onu kalemlik yapmıştım. Çizgiler hayatın gerçekliğinden daha güzel bir dünyayı yansıtıyordu: kuş yemi satan amcanın gülüşü, meydandaki insanların yüzleri, kuşların gözleri, güneşin parıltısı. Bunu yıllar sonra fark edecektim, o günlerde hayat da çizgilerdeki gibi görünüyordu. Ankara’nın kızıl bulutlu gecelerinde MSN Messenger’dan site tayfasındaki arkadaşlarla yazışır, yaşadığım şehrin tatsızlığını bir nebze unuturdum. Fakat cumartesi geceleri, Yaprak’tan haftada bir gelen mektupları -bazen Yeni Türkü’den, bazen Rashit’ten- Fırtına şarkısı eşliğinde okumak ve yanıtlamak handiyse beni alıp Ortaköy’e götürürdü –Geçse de yolumuz bozkırlardan, denizlere çıkar sokaklar. Pazar sabahları sokaktan geçen akordeoncunun insanda ne kadar güzel his varsa uyandırabilen notaları da geceki ruh halimin bir rüya olmadığını hatırlatırdı.
Bir sonraki İstanbul ziyaretimde Yaprak’ı site tayfasıyla tanıştırdım, fakat onlara pek ısınamadı. Lise sona geçtiğimiz yaz, tayfayla sık çıktığımız Beyoğlu akşamlarına (o yıllarda Nevizade popülerdi) katılmazdı. Aklım onda kalsa da tayfayı da ihmal etmezdim. Gecenin en sevdiğim yanı finalde Ortaköy’e dönmekti. Henüz turistlerin keşfetmediği, doksanlardan itibaren üniversitelilerin, entelektüellerin, rockerların, bohemlerin uğrak yeri olan muhitimizin iki binli yılların ortalarındaki genç kuşağıydık. Yaprak’ın birkaç saatliğine yetimhaneden tüydüğü gecelerde tayfayı ekip onunla buluşurdum. Meydandan el etek çekildiğinde denize girerdik. O anlarda Boğaz oyun havuzumuz gibiydi, mehtabın parlaklığı karanlık sulara karşı güvencemizdi. Çıkar çıkmaz duş alamasak da tarihi saka çeşmesinde yüzümüzü, kollarımızı yıkar, biralarımızı alıp Esma Sultan Yalısı’nın köhne kalıntısına yollanırdık. Üst kattaki pencere boşluklarından birine o, birine ben oturur, bacaklarımızı aşağı sarkıtır, biralarımızı yudumlar, yıldızlara bakar, biralarımızı yudumlar, köprünün kendine paralel bir şekilde denize vuran ışık çizgisini baştan aşağı süzer, biralarımızı yudumlar, Nakkaştepe’den Kuzguncuk’a inen gizemli farları gözler, biralarımızı yudumlar, Beylerbeyi’ndeki nokta nokta ışıkların nasıl yaşamlara ait olduğunu ve aralardaki karanlıkların nasıl sırlara haiz olduğunu düşlerdik ve biralarımız biterdi.
Bazen de gündüzleri izinli çıkardı. Güneşli bir öğle sonrası Çırağan Caddesi’nde yaprakların gölgeleri eşliğinde yürürken Mehmet Ali Aybar’ın bir kitabını verdi bana, güleryüzlü sosyalizm mefhumu ilgisini çekmiş. Entel Pazarı’na gidip sahaflarda Aybar’ın diğer kitaplarını aradık fakat bulamadık. Yalnızca sahaflardan en ihtiyarı, ‘’Sizin kuşakta Aybar’ı tanıyan mı varmış?’’ diye iç geçirdi. ‘‘Yaprak varmış demek ki,’’ dedim müşfikçe gülümseyerek. Dolaşmaya devam ederken annem ve Aylin Teyzeyle karşılaştık, onlar da hediyelik eşya bakmaya gelmiş. Yaprak’la tanıştırdım. Nihayet bizim oğlanın en yakın arkadaşıyla tanıştıklarına çok memnun olduklarını ifade ettiler. Hep birlikte mahallenin kadim pastanesine gittik, günün o saatlerinde ailece pastaneye gitmek benim için rutinken, Yaprak için ilkti. O esnada farkına varamamıştım.
Sonraki yaz, lise bitip üniversite tercihleri başlayınca, artık temelli İstanbul’a gelmem bekleniyordu. Fakat birtakım ailevi nedenlerle Ankara’da bir okul kazandım ve orada kaldım. Site tayfası şaşırıp kaldı. Yaprak güya bana belli etmiyordu ama düş kırıklığı yaşadığını görebiliyordum. O Galatasaray Üniversitesi’ne girmişti; Ortaköy’ü terk etmemişti. Okulun mahalledeki kız yurduna yerleşti. Eskisi gibi mektuplaşmayı sürdürdük, ben her fırsatta İstanbul’u ziyaret ettim. Site tayfası içinde sevgililikler başlamıştı. Benim de yıllar içerisinde hem tayfadan hem de Yaprak’ın okul ve yurt arkadaşlarından bazı kızlarla -çok uzun sürmeyen- ilişkilerim oldu. Yaprak bunlara dair yorumsuz kalır, iyi temennilerle ve üstünkörü bir tebessümle geçiştirirdi.
Onun okuluna gittiğimde bazen ben de orada öğrenci olduğumu düşler, nostaljik Süslü Salon’un işlemeli duvarları arasında ahşap zemini gıcırdatarak dolanırken kavisli, geniş pencerelere uzanan dallara, yapraklara bakarak gerçekleşmeyen olasılıkların hülyalarına dalardım. Bahçeye çıkar, Yaprak’ın ders bitimini beklerken okulun -ve mahallenin- asıl sakinleri olan kedilerle oynardım, bazen onlar da manzaraya bakakalırdı. Sonra ben yine Ankara’ya döner, hayatı ve hayalleri kaçırmakla meşgul olurdum. Galatasaray Üniversitesi’ne en son Haziran 2013’te, Yaprak’ın mezuniyetinden hemen önce gittim. Bütün ülkede olduğu gibi okulda da direniş vardı. Bahçeye toplanan öğrenci kalabalığının arasında biz de şarkılara, sloganlara eşlik ediyorduk. Kalabalığın arkasındaki Boğaz, direnişin sahnesiydi sanki. Hayatım boyunca Ortaköy’de gördüğüm en güzel manzara ânıydı. Yaprak’la birbirimize dolu dolu ve ışıl ışıl gözlerle gülümsediğimizi anımsıyorum.
Mezuniyetin ardından Sorbonne’da yüksek lisansa kabul edildi ve Fransız hükumet bursuyla gitti. Aynı yerde doktoraya devam etti, bu süreçte Fransa’ya yerleşti. İlk kez Ortaköy’ün dışında bir yaşam kurmuştu. Bunda benim bir türlü Ortaköy’de yaşam kurmamamın ne kadar etkisi vardı, bilemiyorum. Günün birinde beni arayıp orada tanıştığı, bir müddettir birlikte olduğu Fransız bir adamla evlilik kararı aldıklarını söyledi. İlk tepkim tebrik etmek ve güzel dileklerde bulunmak olsa da aslında nasıl hissettiğimi bir türlü anlayamadım. Nereye koyabileceğimi bilemediğim ve tavan arasına terk ederek kurtulabildiğim tuhaf bir nesne gibiydi onun evlilik haberi. Seyrek de olsa iletişimimiz sürdü, fakat evliliği boyunca ne o Türkiye’ye geldi ne de ben Fransa’ya gittim. Yaklaşık on yıl sonra, tıpkı günün birinde arayıp evlilik haberini verdiği gibi, boşanma ve İstanbul’a dönme kararını bildirdi. Akabinde de geldi ve Vapur İskelesi Sokağı’nın Ortaköy Meydanı’na açılan ucunda, sol köşedeki ahşap binanın orta katını kiraladı. On küsur yıl sonra bana yazdığı ilk mektup bu adrestendi ve en yakın zamanda beni Ortaköy’e davet ediyordu. En yakın zamanda icabet ettim. Hem onun hem de arkadaşlığımızın hayata başladığı yerde, yetimhanenin önünde buluştuk. Bina uzun zaman önce terk edilmişti, fakat insanların işgal evi gibi sahiplendiği, sanatsal etkinlikler örgütlediği bir mekan haline gelmişti. Basamakları tırmanırken, koridorları arşınlarken, odalara gidip duvarlara dokunurken, sarmaşıklı pencerelerden eski zamanlardaki gibi Boğaz’a bakarken Yaprak’ın gözleri buğuluydu. Binanın bakımsız, harap haline rağmen her köşesinde sanatsal toplantıların, aktivitelerin düzenlenmesi, eserlerin sergilenmesi his karmaşası yaratıyor olmalıydı. Çocukluğunun, ilk gençliğinin evi, ölümden dönmüş pitoresk bir müze görünümündeydi. Çatıya çıktık, her yeri otlar, yapraklar sarmış, aşağı doğru binanın dış cephesinden uzamıştı. Buradaki ilk günümüzün aksine bu kez hiç konuşmadık, yalnızca izledik, hatırladık, izledik, unuttuk, izledik, düşündük ve ağlamamak için yutkunduk.
Günü çatıda batırdıktan sonra Yaprak’ın evine geldik. Koridordan salona adım attığımda aniden peyda olan ve pencere kenarına varana dek adım adım büyüyen manzaranın sarhoşluğuyla sarmalandım. Ortaköy Meydanı’na ve manzarasına ilk defa bir evden, hem de onun evinden bakıyordum. Kreşte oyuncak odasına girdiğim ilk an yaşadığım aşkınlığın hazzını duyumsadım. Çatının aksine bu kez hiç susmadan konuştuk, yıllardır konuşmadıklarımızı, yıllarca konuştuklarımızı, birikenleri, birikmeyenleri. Günü birlikte doğurduk, tezgahların kurulmasına, dükkanların açılmasına, iskelenin kalabalıklaşmasına, vapurun yanaşmasına, hayatın bir kere daha başlamasına birlikte tanık olduk ve ben, yine Ankara’ya döndüm.
Üzerinden fazla bir zaman geçmemişti ki, Yaprak’tan, yakında bir ameliyata gireceğine, çok önemli bir şey olmadığına fakat yanında olmamı istediğine dair bir mektup aldım. Operasyon yerini, gününü ve saatini yazmıştı. Gün içinde yoğun olacağını, akşam ameliyattan birkaç saat önce hastanede buluşabileceğimizi belirtmişti. O gün erkenden İstanbul’a gittim. Güz gelmişti, devamlı yağmur yağıyor, kızaran, sararan yapraklar sanki henüz bilmediğimiz gelecekteki bir kedere gözyaşları akıtıyordu. Aylin Teyze ile kameriyede kahvaltı ettik. Baharda yapıp sakladığı mor salkım marmelatından yedikten sonra bir kavanoz da Yaprak için aldım. Site tayfasından birileri geldiğimi görünce hemen ikindi rakısı tertiplendi. Sefarad Meyhanesi’ne gittik, hastane için henüz vakit vardı. Otuzlarının ortalarında kadınlı erkekli bir grup arkadaş, kadehlerimizi sağlığımıza kaldırdık ve onlarla tanıştıktan bu âna kadar yaşadıklarım gözlerimin önünden kısa bir öykü gibi, bir çırpıda geçiverdi.
*
Üzerine kaç kez daha kadeh kaldırdık anımsamıyorum. Muhabbet, farkında olmadan sarhoş bir kıvama gelmişti. ‘’Üniversiteye başlayacağımız yazı hatırlıyor musunuz?’’ dedi arkadaşlardan biri, ‘’3B yapardık gece gündüz. Ne sorumsuz, ne keyifli günlerdi.’’
Hatırlıyordum. 3B: Bira, Blues, Bukowski. Üniversite sınavını atlatmanın rehavetiyle o yaz sitenin bahçesinde devamlı bira içip, blues dinleyip, Bukowski okuduğumuz bir dönem olmuştu. İmtihanlarımız iyi geçtiği için ebeveynlerimiz ses etmiyordu. Yaprak site tayfasından hoşlanmadığı için 3B toplanmalarına katılmıyordu. Ben de 3B’den çok keyif aldığım için bırakamıyordum. Tanıştığımızdan beri onu en çok o yaz ihmal etmiştim. Şimdi de üzerimize 3B haletiruhiyesi çökmüş gibi geldi bir anda. ‘’Saat kaç oldu çocuklar?’’ deyiverdim panikle. Telefonumu şarj etmeleri için garsona vermiştim, duvardaki sarkaçlı saat kim bilir kaç zamandır durmuştu, mekanın tek penceresinin demirlerini saran güllerin arasından bu kapalı havada öyle cılız bir ışık sızıyordu ki, dükkan geldiğimizden beri loş apliklerle aydınlanmaya çabalıyordu ve zamandan ariydi. Saati söylediklerinde mor salkım marmelatı poşetini kaptığım gibi sokağa fırladım ve taksi çevirdim. Ameliyat öncesinde buluşmamız gerekirken ameliyat saatini geçirmiştim. Yağış sağanağa dönmüştü, zaten ağır ilerleyen trafik Portakal Yokuşu’nda kilitlendi. Taksiden inip koştum. Öyle sarhoş olmuşum ki koşmak ve sırılsıklam olmak bile ayıltamadı. Hastaneye girerken etraf dönüyordu. Yaprak’ı sordum. Ameliyattan çıkmış olması lazım deyip odasını söylediler. Gittiğimde odası boştu. Pencereden yağmuru izleyerek beklemeye koyuldum. Geç kalmanın, ameliyathane kapısına kadar yanında olamamanın ağırlığıyla omuzlarım çökmüştü. Hastane yakınlarında, karanlığın içinde bir mezarlık görünüyordu, tatsız bir şaka gibi. Bekleyiş uzadıkça tuhaf endişelere ve korkulara gark oldum. Odadan çıkıp yeniden Yaprak’ı sordum. Çoktan odaya getirilmiş olması gerektiğini, beni biraz bekletip durumu öğrenebileceklerini belirttiler. O sırada ameliyathane kapısı açıldı, üzeri tamamen örtülmüş biri morga götürülmek üzere sedyeyle çıkarılıyordu. Yaprak olduğunu sezerek elimde marmelat poşetiyle olduğum yere çöktüm ve bir refleks hızıyla sigara yaktım. Örtünün altıyla nasıl yüzleşeceğimi bilmiyordum. Düşünemiyordum. Varlığımı parça pinçik edecek bir acının dalga dalga yaklaştığını insiyaki duyumsuyordum. Gözlerimi kapadım. Sarhoş ve boş zihnimde, çocukken aldığım ve bu yaşıma kadar hala Ortaköy’e dair hatıralarımı yazdığım günce belirdi. İçindeki hangi yaprağa, Yaprak’ı bir daha asla göremeyeceğimi yazabilirdim ki?
‘’Eşek herif!’’ diye uzak bir rüyadan gelir gibi yankılandı Yaprak’ın sesi koridorun diğer ucundan, ‘’hastanede sigara içilir mi hiç?’’
Bir hemşire hanımın sürüklediği sedyede, anestezinin etkisinden henüz kurtulmuş yorgun tebessümüyle bana bakıyordu. Bir elimdeki poşet ve diğerindeki sigara yere düşerken ben ayağa fırladım. Hıçkırıklara boğulmadan önce boğazım düğümlenirken, ‘’Yaprak,’’ diye fısıldayabildim yalnızca. Gözyaşlarımla penceredeki damlalar aynı hızda, aynı kavisleri çizerek akıyordu. Kalanları içime konuşabildim, ‘’Bu kez Ankara’ya dönmeyeceğim, taburcu olup evine gittiğimizde bu yağmurlu, sarı yapraklı güzel akşamları, güzel sabahları Ortaköy güncesinin güz yapraklarına birlikte işleyeceğiz, Chet Baker’dan Autumun Leaves’i –Güz Yaprakları- senin için çalacağım, kahvaltılarda bütün mor salkım marmelatlarını sana yedireceğim, gün doğumlarını, gün batımlarını, insanları, hayvanları, mevsimleri pencereden birlikte izleyeceğiz, Büyük Mecidiye Camii’nin arkasından beliren vapurlara her seferinde ilk kezmiş gibi şaşıracağız, manzaramızı izlerken yaraların iyileşecek, geçmişten gelen bütün yaralarımız iyileşecek, sevgili çocukluk arkadaşım, Yaprak.’’
Mayıs 2025, Muratpaşa/Antalya


