ÖNE ÇIKANLARSöyleşi

BİZ BİZ’e SORUYORUZ | Ağustos 2025

Morkulhani.com yazarları her ay masasını değerli okurlarına açıyor. Her ay yayın mecramızın bir yazarı tarafından 3 soru hazırlanıyor ve soruları soran dahil tüm Morkülhani’ler yanıtlıyor. Ağustos ayının sorularını Fırat Yıldız hazırladı, Morkülhani’ler yanıtladı…


1) Modern edebiyatta bireyin iç dünyasını en başarılı şekilde yansıtan yazar kimdir? Neden?

Caner Bingöl: Modern edebiyat üzerinden değerlendirip yanıtlamam gerektiği için buna Dostoyevski diyemiyorum. Bu soruya Herman Hesse diyebilirim. Hesse’nin Siddharta ve Bozkırkurdu’nda bireyin içsel çatışmalarını, mana arayışını merkezine alan bir kurgu vardır. Onun kitaplarını okuduysanız, kendi hayat yolunuz ve yönünüz üzerine düşünen bir bireyseniz hele ki kitaplar bitince hayat bu kitapları okumadan önceki gibi olamaz artık sizin için. Karakterlerin içsel yolculuğuyla empati kurar, kendiniz üzerine düşünmeye başlarsınız. Bu yanıtımda Fernando Pessoa’dan bahsetmesem olmaz diye düşünüyorum ve onu da anmak istiyorum. Pessoa’nın Huzursuzluğun Kitabı’nı da bu bağlamda ayrı bir yere koyuyorum. Kapağına “2013 İzmit” diye not düştüğüm, ilk okuduğumda üniversiteli bir genç olarak beni hayatım üzerine derin düşüncelere sevk eden bu kitabı anlatmak yerine kitaptan sevdiğim bir pasajı sizinle paylaşmak istiyorum:

Şükürler olsun kısacık anlara, milimetrelere ve küçücük şeylerin, kendilerinden bile alçakgönüllü olan gölgelerine! Anlar […] Milimetreler ise – bir cetvelde yan yana, sıkış sıkış dururken, nasıl da ürkek ve cesur dururlar! Bazen hem acı duyarım, hem de bütün bu şeylerden inanılmaz bir haz alırım. Biraz kaba bir gurur verir bana. Duyarlılığı gereksiz yere arttırılmış bir fotoğraf camıyım ben.”

Dilâra Caner: Virginia Woolf‘un bunu çok başarılı bir şekilde aktardığını düşünürüm. Hayatımızın çok önemli bir parçası bilinç akışı. Bunu yazıya dönüştürüp edebiyatın bir parçası haline getirmek büyük bir fikir. Okurken bazen düşüncenin o karmaşık yapısının içinde kaybolurken, bazen de daha önce atılmış bir düğümün bir anda çözüldüğünü fark ediyorsun. Tıpkı gündelik hayatta olduğu gibi.

Fırat Yıldız: Oğuz Atay. “Tutunamayanlar” romanı, Selim Işık karakteri üzerinden bireyin iç dünyasını sahici ve derinlikli bir biçimde parça parça ortaya koyar. Romanda ele alınan bireysel bunalımlar, hayal kırıklıkları ve umutsuzluklar ajite edilmeden, sade ama etkileyici bir dille aktarılır. Yıllar boyunca sayısız baskı yapan eser, çok sayıda okura ulaşmış; bu yönüyle edebiyatımızda kalıcı bir iz bırakmıştır. “Tutunamayanlar”, yaşamla kavgası olan her insanın yüzüne çarpan bir hakikati barındırır.

Hasan Zan: Bu soruya cevabım Dostoyevski olur. Çünkü birçok romanında bireyin kendi ruhunda yaşadığı çelişkileri ustalıkla işler. Suç ve Ceza’da Raskolnikov, Budala’da Prens Mişkin, Ölü Evinden Notlar’da Garyançikov ve Karamazov Kardeşler’deki karakterler, onun bireyin içsel yolculuğuna tuttuğu ışığın en güçlü örnekleridir. Özellikle Suç ve Ceza’da Raskolnikov’un yaşadığı vicdan krizi, bana göre edebiyatta bireyin iç dünyasını en çarpıcı biçimde yansıtan örnektir. Onun sayfalarında insan ruhu, tüm çıplaklığı ve çelişkileriyle karşımıza çıkar; bu yüzden Dostoyevski, iç dünyanın en hakiki anlatıcısıdır.

Ozan Yüzer: Orhan Pamuk. Hem neredeyse bir ömür diyebileceğimiz zaman dilimlerinde (Masumiyet Müzesi, Kafamda Bir Tuhaflık, Kırmızı Saçlı Kadın gibi), hem de daha kısıtlı dönemlerde (Kara Kitap, Benim Adım Kırmızı, Gizli Yüz gibi) geçen metinlerinde karakterlerin bilinçlerini, bilinçaltlarını, düşünsel ve duygusal evrimlerini kusursuz denebilecek düzeyde, üstelik bunu bazen bir tül perdenin gerisinden flu biçimde, bazen çift anlamlı yansımalarla işleyebildiğini düşünüyorum.

Tuğçe Yaşar: Konu içerikli de bakmak gerekebilir, ben en yakın olduğum göç kavramı üzerine kelimelerini harmanlayan Mahir Güven’den söz etmek isterim. Özellikle göç teması üzerinden ilerleyen eserlerinde, bireyin içsel çatışmalarını, aidiyet arayışını yalın ama etkileyici bir dille kaleme alıyor. Türkçeye “Ağabey” ismiyle çevrilen romanı (Grand Frère), bu anlamda çok güçlü bir örnek. Okur olarak sadece bir anlatıyı takip etmiyorsunuz; olay örgüsünün içine dahil oluyor, karakterlerle birlikte öfkeyi, kaygıyı, umudu soluyorsunuz. Güven’in dili süssüz ama derin; duyguyu aktarmak için gösterişe ihtiyaç duymuyor. Bu sadelik, onun karakterlerini daha sahici ve dokunaklı kılıyor.

Yahya Cengiz: Benim aklıma Patrick Modiano geliyor. Çok popüler bir isim değil, ama okuduğunda ruhuna işleyen bir dili var. Onun romanlarında hep bir kaybolmuşluk, geçmişin izini sürme hâli ve hafızanın ağırlığı var. Mesela Kayıp Gençlik’te, karakterlerin şehir içinde gezerken aslında kendi içlerinde dolaşmaları bana çok gerçek geliyor. Dili sade, gösterişsiz, ama duygusu ağır. Onu okurken sanki kendi hayatımdaki eksik sayfalara bakıyormuşum gibi hissediyorum.

2) Sizce şiir yazmak mı zor, anlamak mı? Neden?

Caner Bingöl: Bir şiirdeki anlam herkes için farklı olandır. Şiiri şiir yapan da budur bence. Şiir imgelerden oluşur ve bu imgeleri zihnimizde nasıl dizdiğimiz öznel bir şeydir. Bu dizilime göre ayrı anlamlar oluşur belleğimizde. Dolayısıyla aynı şiiri bir sürü insan başka anlamlarla zihninde bir yere yerleştirebilir. Bunu yapmak bir şiiri doğurmaya göre nisbeten daha kolaydır. İmgelerden bir anlam oluşturmak onu ete kemiğe büründürmek, detaylardan bütünü oluşturmak çok daha meşakatli bir iştir bana göre. Bu sebepledir ki şiir diye yazılan çoğu şey şiir değildir, bir araya getirilerek bir torbaya doldurulan imgelerden ibarettir. Kendimden biliyorum. Şiir yazamıyorum diye de hayıflanmıyorum ve sıkı bir şiir okuyucusu olarak kalmaktan da çok mutluyum. Bir öykünün oluşum sürecinde şiirsel imgelerin gücü bana daima ilham oluyor. Şiirle olan yoldaşlığım bu şekilde devam etsin istiyorum.

Dilâra Caner: Sanırım yazmak zor. Şiirin kendine özgü bir ahengi var onu oluşturmak ve bunun nitelikli olması hayli zor, maharet gerektiren bir iş. Yazanı okumak, kendi bildiğince, anlamak çok daha rahat.

Fırat Yıldız: Yazmak tabii ki de. Şiir yazan biri olarak ilk dize her zaman zordur. Bir poetik dili oluşturmak başlı başına şairin işidir. Şair, şiirini kurarken bazı kelimeleri ve dizesini: ritme göre, ahengine göre ve oluşturduğu imgelere göre bir şiir dünyası kurmak zorundadır. Kuracağınız imgeler ise şaire özgü, yaşadıklarına özgü olmalı. Yeni imgeler peşinde olunmalıdır, şiir yazanın sorumluluğu budur bana göre. Dolayısıyla bir anıyı birkaç kelimede özetlemek, mükemmel bir çabadır. Hissetmek, şiiri okumaktır. Bir şiiri okurken ise sizi bir anıya, bir mekana, derin düşüncelere veya çocukluğunuza sürüklüyorsa o şiir, size aittir.  Okuyan için çaba da budur. Sohrab Sepehri’nin “Suyun Ayak Sesi” nin şiirinden bir bölüm okuyalım.

“Bir at arabasının tekerleği, atın durmasına hasret,
At, arabacının uykusuna hasret,
Arabacı ölüme hasret.

Aşk göründü, dalga göründü.
Kar göründü, dostluk göründü.
Kelime göründü.
Su göründü, eşyaların sudaki aksi…
Kanın sıcaklığında, hücrelerin serin gölgeleri.
Hayatın rutubetli tarafı.
Sıkıntılı Doğu insanının yaratılışı.
Kadın sokağında serserilik mevsimi.
Mevsim sokağında yalnızlık kokusu.”

Şiiri okurken o mükemmel çabayı, büyük şairin ne demek olduğunu anlayalım…Sorunun cevabını pekiştirelim yeniden. Evet, yazmak daha zor…

Hasan Zan: Şiir yazmak için, kelimelerin nabzını tutan bir ruh hâline girmek gerekir; o anın duygusu, zihinde yankılanan seslerle birleşerek mısralara dökülür. Fakat şiiri anlamak, daha karmaşık bir yolculuktur. Şairin kim olduğunu, hangi fırtınalardan geçerek bu dizelere ulaştığını bilmek; yazıldığı anda içinden geçtiği ruh iklimini sezebilmek gerekir. Üstelik tüm bunların ötesinde, şiiri kendi bakış açınla yeniden yorumlamak gibi kişisel bir boyutu da vardır. Bu yüzden geniş bir perspektiften baktığımda, şiiri anlamanın, onu yazmaktan daha zor bir uğraş olduğunu düşünüyorum.

Ozan Yüzer: Bu tür ikilemlerde tek seçim yapmanın yanıltıcı sonuçlarından çekinirim. Reform mu devrim mi sorusunun olgun yanıtı belki de hem reform hem devrimdir. Fakat şiir yazan değil, anlamaya ve duyumsamaya çabalayan tarafta olduğum için buranın zorluklarına vakıf olduğumu söyleyebilirim. Bu duygulu, büyülü zorluğun asimptotik karakterde olmasını da felsefenin ve sanatın tabiatına bağlıyorum.

Tuğçe Yaşar: Şiiri anlamanın daha güç olduğunu düşünüyorum. Elbette şiir yazmak da kendi içinde bir anlam ya da arayış gerektirir; ama o arayışın sonunda “asıl inciye” ulaşıldığında, mısraların kendiliğinden süzüldüğünü düşünürüm. Oysa bir şiiri anlamak, sadece kelimeleri çözümlemekle değil, o kelimelerin ardındaki duyguyu, düşünceyi, sezgiyi fark etmekle mümkündür. Bu da zamanla, deneyimle, hatta yaşanmışlıkla gelişen bir beceridir. Aynı şiiri farklı zamanlarda okuduğumuzda bambaşka anlamlar çıkarabiliriz. Şiirle kurduğumuz ilişki, içinde bulunduğumuz ruh hâline göre şekillenir. Yunus Emre’nin şiirleri örneğin, her dönemde yeniden doğar; her okuyuşta başka bir derinlik kazanır. İşte şiirin büyüsü de burada saklıdır.

Yahya Cengiz: Bana sorarsan yazmak daha zor. Çünkü hissettiğin şeyi kelimelere dökmek, üstelik bunu kısa ve yoğun bir şekilde yapmak kolay değil. Yazarken hem ritmi tutturman gerekiyor hem de duyguyu bozmadan aktarman. Anlamakta ise elinde bir metin var, tekrar okursun, farklı açılardan bakarsın, belki bir yerden yakalarsın. Ama yazarken o boş sayfa gözünün önünde duruyor ve kelimeleri sıfırdan var etmen lazım. Bu yüzden bana hep yazmak, anlamaktan daha büyük bir sınav gibi geliyor.

3) Sinema, toplumsal değişim yaratabilir mi? Hangi filmler bu açıdan önemlidir?

Caner Bingöl: Bu soruya Krzysztof Kieslowski tarafından verilmiş bir cevap var sanırım. Ben de altıma imzamı atıyor ve buraya olduğu gibi iliştiriyorum: “Sinema hiçbir şeyi değiştirmez; ama insanların bir çok şeyi anlamalarını sağlar. Dünyayı değiştirecek olan şey filmler değil, o filmleri izleyen insanlardır.”

Bir çok şeyi anlamamızı sağlayan filmler  toplumsal değişimin fitilini ateşleyecek insanlar yaratabilir, o insanların yüreğinde bir kıvılcım yakabilir. V for Vendetta, La Haine, Motosiklet Günlükleri, Sürü, Yol gibi filmler bunları başarabilmiş filmler bence.

Dilâra Caner: Tek başına yaratması zor fakat toplumsal değişimin önemli bir parçası olduğunu düşünüyorum. Tabii ki çok film var ama yakınlarda kaybettiğimiz Sırrı Süreyya Önder’i anma niyetiyle Beynelmilel diyeceğim. Toplumsal değişimin sadece sözlerle, düşünceyle, sloganla olmayacağına, duygulara, kişisel hikayelere dokunmanın zarar değil aksine fayda sağlayarak, değişimi daha kapsayıcı hale getireceğine dair çok içten bir örnektir. Sırrı abiye, saygıyla, şarkıyla, türküyle, sevgi ve özlemle…

Fırat Yıldız: Polonyalı Yönetmen K.Kieslowski’nin “…Dünyayı değiştirecek olan şey filmler değil, o filmleri izleyen insanlardır.” sözü, esasen izleyenlerin filmlerle kurduğu bağa atıfta bulunur. Toplumsal değişim yaratma çabasında olan filmlerden ziyade her toplumsal değişimde filmlerde değişmiş, çağa uygun döneme uygun filmler üretilmiştir. Sinema üretim araçlarındaki değişime dair örnek vermek gerekirse; sessiz sinemadan, sesli ve renkli sinemaya geçiş. Film izleme alışkanlığı değişmiş, sinemaseverler toplumsal değişime uğramıştır. Politik filmler, ideolojik filmler, toplumcu gerçekçi filmler gibi film türleri, izleyicilere bir şeyler anlatmaya çalışmıştır. O etkiyi iyi ya da kötü, kendi ideolojisini var etme ve sürdürme adına filmleri birer propaganda dili olarak kullanmışlardır. En büyük örneği nazi dönemindeki goebbels’in, yükselen nazi ideolojisini genç kitlede yayılmasını sağlamak için anti-komünist, nazi kahramanlık(!) filmlerini sinemada göstererek yapmaya çalıştı. Kısa sürede de etkili oldu. Toplumsal değişime yönelen bir ulus, sinemayı kullanıp kendi ideolojisini yayma işlevi olarak kullanabilir. İyiyi, dostluğu, erdemi, evrensel ahlakı ele alan birçok filmde vardır. Birey eğer empati yoksunu ise bu filmler ona masal etkisi yaratabilir ve hiçbir olumlu etki üzerinde barınamaz. Toplumsal bir çöküşte olan uluslar içinse sadece birer film olarak kalır. Toplumsal değişimi filmlerde değil hayatın kendisinde aramalıyız. Filmler ise hayatın gerçeklerini aktarırken bize birer ayna olma görevini sürdürmelidir.

Hasan Zan: Sinema, toplumsal dönüşüm için en etkili araçlardan biri olabilir. Bu soru tiyatro üzerine olsaydı, cevabım Bertolt Brecht olurdu; ancak konu sinema olunca aklıma birçok yönetmen gelse de, bu topraklardan bir ismi anmak isterim: Yılmaz Güney. Umut ve Seyithan ile başlayan toplumsal süreç, Sürü, Duvar ve Yol ile devam eder. Bu süreç, Yılmaz Güney sinemasını adeta bir direniş kalesine dönüştürür. Özellikle 12 Eylül döneminde yoksul ve emekçi kesimlerin sesi olurken, 12 Eylül sonrasında Duvar ve Yol filmleriyle darbeye karşı en cesur adımları atar. Bu nedenle Yılmaz Güney’in ismi, bir direniş ve farkındalık sembolü olarak pek çok eve girer. O, sinemayı sadece bir sanat dalı olarak değil, halkın vicdanı ve belleği olarak kullanan ender sanatçılardan biridir.

Ozan Yüzer: Doğrudan bir toplumsal değişime katkı sunamayacağı fakat toplumsal bellekte önemli birikimler sağladığı/sağlayacağı kanısındayım. Bilhassa Guy Debord’un Gösteri Toplumu’ndaki yaklaşımını ele alarak, en radikal, en antikapitalist, en karşı-kültür ürünü işlerin bile hakim düzen tarafından kolayca gösterinin bir parçası haline getirilebildiğini üzüntüyle göz önünde bulunduruyorum. Buna karşın elbette toplumsal dönüşüm amacını taşıyan bütün çalışmalara ve bunların emekçilerine hürmet ve şükranlarımı sunuyorum.

Tuğçe Yaşar: Sanatın her dalında olduğu gibi, sinemanın da sözü yani gücü olduğunu düşünüyorum; dolayısıyla toplumsal değişim yaratma potansiyeli vardır. Günlük hayatın telaşı içinde gözden kaçırdığımız ya da görmezden geldiğimiz gerçeklikleri, beyaz perde bize tüm çıplaklığıyla gösterebilir. Kuvvetli bir film, izleyicisini sadece eğlendirmekle kalmaz, düşündürür, sarsar ve bazen farkında olmadan dönüştürür de.

Bu bağlamda Nadine Labaki’nin 2018 yapımı Capharnaüm (Kafernahum) filmi, özellikle çocuk hakları ve mültecilik üzerine yaptığı vurucu anlatımıyla dikkat çekmekte.. Yine Fatih Akın’ın 2022 yapımı Rheingold (Ren Altını), göçmen kimliği, kültürel kimlik çatışmaları ve sistem eleştirisi açısından önemli bir yapıttır. Ve Mathieu Kassovitz’in 1995 yapımı La Haine (kelime anlamıyla “Nefret” olan ama içerik bakımından Protesto! Türkçeye de “Protesto” olarak çevrildi), banliyö gençlerini, onların iç dünyasını, yaşam biçimlerini ele alır ve yaşama karşı tavırlarını, yeri geldiğinde kalpleri ellerinde çarpan bu insanların cesur oluşlarını çarpıcı bir şekilde yansıtarak sinemanın toplumsal bir söz söyleme aracı olduğunu kanıtlar niteliktedir. Bu filmler yalnızca hikâye anlatmaz, aynı zamanda belleğimizde iz bırakır, yaşama soluk aldırır.

Yahya Cengiz: Bence yaratabilir, ama bu genelde yavaş yavaş olur. Bazı filmler vardır, izledikten sonra bir daha aynı bakamazsın. Mesela The Man Who Sold His Skin’i izlediğimde, mülteci olmanın ne demek olduğunu çok başka bir yerden hissettim. Ya da In the Name of the King gibi, politik gerilimi başka bir hikayenin içine yediren filmler, insanın kafasında yeni sorular açıyor. Film bize öyle bir sahnede öyle bir şey gösterir ki, biz farkında olmadan düşünme şeklimiz değişir. Ve bence asıl değişim orada başlar.


Resim: The Calling of Saint Matthew, 1600,  Caravaggio