GenelÖNE ÇIKANLARÖykü

SOLGUN ÇİÇEKLERİN HATIRASI | Ozan Yüzer

Ozan Yüzer


‘‘ama şimdi kim kandırabilir sizi
bir ölünün hayat kokan ağzını öpmek için’’

Arkadaş Z. Özger

   Yıllar sonra kasabaya ve eve bambaşka duyguların etkisi altında gelirken, yıllar önceki hayaletlerin odalardan birer birer çıkıp etrafımda yeni duygular gibi süzüleceklerini bilemezdim. Yaşamımın son günlerini sürdüğüm bu gencecik yaşımda, ölüm fikrinin her ânıma eşlik edişi gibi, onların da zihnimi meşgul etmesine alıştım.

   Soğuk bir geceydi. Biraz daha odun almak için brendi kadehimle birlikte bahçeye çıktım. Evin hemen yanındaki derenin şırıltısı, tuhaf bir planlamayla bahçemizin içine dikilmiş sokak lambasının cılız ışığı, solgun çiçeklerin bir hatıra gibi yayılan kokusu, bahçe kapısının altındaki boşlukta parlayan bir çift kedi gözü, sarmaşıklarla çevrili çardağın loş yalnızlığı ve dereyle birlikte uzanan merdivenlerin yukarılara doğru artan ürpertici karanlığı beni bir müddet odunları erteleyip burada vakit geçirmem için dürttü. Kadehimi dipledim ve buğulu gözlerle taş duvarların kıvrımlarında, zemindeki gölgelerin aralarında kayboldum. Tıpkı çocukluğumdaki gibi.

            Geceleri yalnız başıma bahçeye çıktığımda duvar taşlarında suretler, karaltılar beliriyor. Bir yandan ürksem de bir yandan onlarla bakışmaktan kendimi alıkoyamıyor, onlarla sessiz bir iletişim kurmanın büyüsüne kapılıyorum. Bir gün çekinerek dedeme bu bahsi açıyorum. Ağızlıklı sigarasından derin bir duman çekerek derin ve dumanlı bir bakış atıyor. Tebessüm ederek başımı okşuyor.

            ‘‘O duvarı Hiram Usta ördü, taşları tek tek o sırladı. Şimdi taşlar sana fısıldıyor.’’

   Birkaç parça odunu atınca alevler harladı. Sobanın üstündeki meyve kabuklarının kokusu daha kuvvetli yükseldi. Brendimi tazeledim. Pencerenin önüne bir klişe gibi dikildim. Uzaktaki karanlık dağın ardında dolunay yükseliyordu. Dağ bu kadar siyah, gök bu kadar lacivert olmasaydı, ikisini birbirinden ayırmak mümkün olmayacaktı ve ay sanki bir belirsizliğin orta yerinde peyda oluyor gibi görünecekti. Dolunayın ışığı dağın eteklerindeki nehre vuruyordu. Evimizin yanındaki dere de o nehre karıştığı için, şimdi yanı başımdan akan suların birazdan orada ay ışığıyla parıldayacağını düşledim ve Moonlight Sonata plağını pikaba yerleştirdim. Aşağıdaki yolun  altındaki mezarlıktan yükselen servilerin silüeti, yıllar öncesinin bir başka hayaletini belleğime davet etti.

   Misafirlikteyiz. Kasabada elektrikler kesik. Bitimsiz, kasvetli gecelerden. Mum ışığının loşluğunda duvara asılı bir bakır tabak görüyorum. Üzerinde küçük bir cami, mezarlık ve kopkoyu servi işlemeleri. Altında Arapça bir yazı. Camları titreten ve tahta kepenkleri gıcırdatan rüzgarın ıslığı boşluklardan içeri, ta kulak deliklerimize sızıyor. Ev sahibi teyze sanki zifiri karanlıkta bir şey görebilecekmiş gibi camdan dışarıya bakıyor. Derin bir nefes alıyor.

            ‘‘Fi tarihinde, Perşembe’yi Cuma’ya bağlayan bir gecenin bu sularında aynı alametler olmuştu,’’ diyor, ‘’şimdi yine oluyor, ölüler mezarlarında bağırıyor.’’

   Yukarıdan, tavan arasından fare tıkırtıları, aşağıdan, ahırdan birtakım hayvan sesleri geliyordu. Uzun yıllardır ahırda hayvan olmamasına rağmen. Evde o kadar zamandır yaşam yoktu ki, odalar, hol ve bahçe varlığımı pek kabullenememişti. Zaten kalıcı sayılmazdım. Ölümcül ve çözümsüz hastalığımı öğrenince buraya gelmeye karar vermiştim. Her şey, bir bumerangın yolculuğu gibi, başladığı yerde sonlanmalıydı. Son günlerimde, evi bir restorana çevirmeye karar vermiştim. Evin ve bahçenin var olan düzenini hiç bozmadan, yerli yerinde duran hiçbir eşyaya dokunmadan, çeşitli yerlere (yaşadığım oda hariç her odaya, hole, bahçenin ve üst sekilerdeki bağların kuytu köşelerine, hüzünlü ve sarmaşıklı çardağa, girişi evin içinden değil bir üstteki sekiden olan tavan arasına) masa ve sandalyeler koyarak yıllardır birikmiş sessiz hatıraların havada asılı ağırlığına çatal, bıçak, kadeh ve sohbet seslerinin eşlik ettiği tuhaf, otantik bir yer yaratmaktı niyetim. Sesler hariç yaratabildim. Artık kasabada pek kimse kalmadığı için, pek konuğum da olmadı. Hatıraların sessizliğine, kimsesiz restoranımın sessizliği de eklendi. Yine de sanki birileri gelecekmiş gibi bahçe kapısının önünde biriken güz yapraklarını dereye süpürdüm. Yaprakların suyun üzerindeki metaforik akışını izlerken, derenin lanetini düşündüm. Bir zamanlar birden bire kuruyan ve yıllarca akmayan dere, bol yıldızlı bir gecede birden bire akmaya başlayınca, derenin etrafına kurulu dört eve diyet olarak bilinmeyen bir uğursuzluğun musallat olacağı rivayet olunmuş. Bizim ev dışındaki üç evde doğan üç çocuk da engelli olunca, uğursuzluğun muhtevası ayyuka çıkmış. Fakat bizim evde doğan tek çocuk olarak ben sağlıklı olduğum için, uğursuzluğun bizde nasıl zuhur edeceği meçhuldü. Ölümcül hastalığımın haberini alınca, karenin tamamlandığını ve uğursuzluğun hükmünün kalktığını anladım. Bundan böyle dere ve üzerine süpürülen yapraklar huzurla akacaktı.

   Kasabanın sırtlarında, derenin kaynağına yakın üst yolda sabah yürüyüşü. Puslu, beyaz bir aydınlık. Sonbahar kokuları. Yanından geçmekte olduğum taş değirmenin tıkırtıları. Yol kenarındaki arkta suyun berraklığı. Tabiatta pastel renkler. İnce bir yağmur. Derenin yanındaki merdivenlerden eve iniyorum. Bahçe kapısında anneannem güz yapraklarını dereye süpürüyor. Derenin üzerindeki minik köprüde karşı komşumuz anneannemle laflıyor.

            ‘’Dün gece yine koridorda yürürken önüme pat diye yılan düşüverdi. Eskiler bizi bir türlü bırakamıyor.’’

            ‘’Evinizi musibetlerden korumaya geliyorlar,’’ diyor anneannem kıkırdayarak.

   Yere dökülen cevizlerden toplamak için bağa çıkıyorum. Kırdığım her cevizin içinden farklı, mistik cisimler çıkar. Bu seferkinden ne çıkacağına dair duyduğum büyük merakla ilk bulduğumun kabuğunu çatlatıyorum. İçi boş. Cisim değil fakat ses çıkıyor. Sol Minör Adagio. Çatlak kabuğu kulağıma dayayıp büyülenerek dinliyorum.

   Evde yaşam alanım olarak köşe odayı seçmiştim. Böylece hem uzaktaki dağı, nehri, aşağıdaki yolu, dereyi alttan çevreleyen iki evi, hem de diğer cepheden dereyi, merdivenleri, minik köprüyü, karşımızdaki evi, çardağımızı ve bahçemizin bir kısmını görebiliyordum. Dereyi çevreleyen diğer üç ev uzun zamandır boştu. Tıpkı ben gelmeden önce buranın da olduğu gibi. Üç evin üç çocuğu da kasabadan giderken iz bırakmak istemişlerdi. Aşağıda solda kalan evin kızının pantolonu ve ayakkabıları toprakla doldurulmuş, üzerine çiçek ekilmiş ve bahçelerinin en nadide çiçeği olarak vücuda gelmişti. Aşağıda sağda kalan evin oğlu, suretini yaşarken hep önünde oturduğu pencereye bırakmıştı. Bazı geceler o eski yerinde görüntüsü beliriyordu. Karşımızdaki evin kızı da işittiğim seslerden anladığım kadarıyla zaman zaman tavandan koridora düşen minik bir yılan olarak evlerinde zuhur ediyordu. Ben de ebediyen göçmek üzere, derenin etrafını son kez ve bizzat onurlandırmıştım. Aşağıda sağda kalan evin penceresine bir göz attım. Gördüğüm karaltıdan, eski komşumun suretinin bu gece de zuhur ettiğini anladım. Nereye göçerse göçsün penceresini bırakmamaktaki ısrarı beni gülümsetti. Neden sonra, onu hayatım boyunca evinin, penceresinin dışında gördüğüm tek ânı anımsadım.

   Arkadaşlarla parkta oynadığımız bir akşam. Biraz uzakta, heykel gibi oturan bir kedi fark ediyorum. Kalabalığın içinde yalnızca beni izlediğini hissediyorum. Arkadaşların arasından ayrılıp, ona yürüyorum. Bakışlarını üzerimden ayırmıyor. Ayağımı yere vurarak irkiltmeye çalışıyorum. Kıpırdamıyor. Yerden minik taşlar toplayıp etrafına, yakınlarına fırlatıyorum. Kıpırdamıyor. Arkadaşlara doğru dönüyorum, hiçbirinin orada olmadığını görüyorum. Ürperiyorum. Dosdoğru eve dönmek için kedinin arka tarafına dolanıp yola düşüyorum. Bir ara tekrar kediye doğru dönüyorum. Oturduğu yerden milim kıpırdamamış, yalnızca başını geriye çevirmiş, gidişimi gözlüyor. Göz göze gelince yeniden başımı öne çevirip adımlarımı hızlandırıyorum. Kilisenin önünden geçiyorum. Varlığı kasabadaki camilerden daha eski. Fakat o kadar uzun zamandır kapısı açılmamış ki, kendisi bile kilise olduğunu hatırlamıyor. Yol boyu karşıma kimsenin çıkmamasına şaşıyorum. Bazı evlerin pencerelerinde ışık var, fakat ses ve hareket yok. Rastgele bir iki evin camlarına başımı dayayıp odalara bakıyorum. Yaşam belirtisine rastlayamıyorum. Eve giden yol, gördüğüm her şey sanki tekinsizleşiyor. Takip edilme hissiyle devamlı arkamı kolaçan ediyorum, bir şey görünmüyor. Yine de arkama bakma dürtümü bastıramıyorum. Her Perşembe akşamı olduğu gibi, mahalledeki caminin ışıkları yanıyor. Tek minareli olmasına rağmen, ışıkları ne zaman yansa çift minare gözüküyor. Evimize çıkan merdivenlerin dibine geldiğimde, sağ tarafta kalan evin penceresinde, komşunun çocuğunun olmadığını fark ediyorum. Hayret ve korkuyla merdivene yönelecekken, yolun biraz ilerisinde o çocuğun ve annesinin dikildiğini görüyorum. Karanlık sokakta öylece duruyorlar. Annesinin üzerinde beyaz bir elbise, başında beyaz bir örtü var. Elbise de, örtü de rüzgarda ağır ağır uçuşuyor. Sonra rüzgarın uğultusu ve çalıların hışırtısı azalarak dinerken, taşranın büyülü sessizliği algılarıma işliyor. O an bütün kainat bir taşra kasabası gibi karanlık, sessiz, kasvetli ve çaresiz sanki.

    Yağmur, gök gürültüleri eşliğinde camları dövüyordu. Bir elimdeki kadehi yudumlarken, diğer elimdeki demir çubukla sönmeye yüz tutmuş alevlerin küllerini eşeliyordum. Göz alıcı  bir şimşek çakmasıyla bakışlarımı pencereye çevirdim. Uzaktaki dağın büyük, kadim kayalığı bir anlığına, bir insan yüzü gibi parladı. Ben çocukken anneannem, kendi çocukluğundan beri zaman zaman o kayayla bakıştığını anlatmıştı. ‘‘Bunca yıldır siması hiç değişmedi,’’ demişti. Şimşek vesilesiyle, çocukluğumdan beri görmediğim o kayayı eski bir dostu selamlar gibi görmüş oldum. Siması hala değişmemişti.

   Ansızın, ışığı penceremden içeri süzülüp odama loşluk veren sokak lambamız söndü. Yalnızca tekinsiz zamanlarda kendi kendine sönme huyu vardı. Mumlarımı yaktım. Yatağımın baş duvarındaki haç ve onun altındaki Meryem ikonası hafifçe aydınlandı. Oturduğum yerde, sokak lambamızın öngördüğü tekinsizliği beklerken, uzaklardan, derinlerden tekinsiz darbuka sesleri işitmeye başladım. Ağır, aksak bir ritimdi ve devamlı yaklaşıyordu. Pencereden her yanı kolaçan ettim. Sesler giderek yükselse de görüntü katiyen yoktu. ‘‘Benim için geliyorlar,’’ diye düşündüm. Darbukalar kimin için çalıyor olabilirdi ki? Pikapta dönen caz beşlisi plağını çıkarıp bir başka plak aramaya koyuldum. 1998’de Finlandiya’da kaydedilen, saksafonla süslenmiş hardcore punk grubu (Alakulttuurin Kusipäät) plağının altında, aradığımı buldum. Cızırtılı bir kilise orgu uzunçaları. Onu pikaba yerleştirirken, bahçe kapısının gıcırdadığını duydum. Hemen ardından darbuka sesleri hiç olmadığı kadar yaklaştı. Fakat plak dönmeye başlayınca, duvarlarımda yankılanan tek ses artık orgun notalarıydı. Yatağıma uzanıp, küçük bir şapele dönen odamı tebessümle süzdüm. Baş ucumda asılı Meryem’le göz göze geldikten sonra gözlerimi yumdum. Aynı anda, Meryem’in kucağındaki bebeğin de gözleri kapanmıştı. Meryem hafifçe gülümsedi. Gözlerimiz kapalı olduğu için, fark etmediğimizi sanmıştı.

Şubat 2025, Eğin