BULUT TAKVİMİ | Fırat Ürper
– …Hayata dair bir umut, merak veya heyecan… Bunların hiçbiri kalmadı bende, Doktor Bey. Tabi ölümün o ürküten bilinmezliğini saymazsak. Günleri, haftaları, hatta ayları bile birbirinden ayırt edemez oldum. Tekdüze yaşam, şaşmadan işliyor her gün. Sabahları kalbimde ağır bir sızıyla uyanıyorum önce. Sanki devasa bir el, Ağrı Dağı’nı kökünden koparıp yüreğime konduruyormuş gibi. Sonra günün aydınlığına karşı bir öfkeye kapılıyorum. Kapıları, duvarları yumruklamak, avazım çıktığı kadar bağırmak geliyor içimden. İnsanları rahatsız etmeden öfkemi yatıştırmamın olanaksızlığına karşın, yine de çaresizce gözlerimi sıkıca kapatarak ıssız bir vadinin gece karanlığı hayaline bırakıyorum kendimi. Fakat güneşin odama bıraktığı aydınlığı, göz kapaklarım tam manasıyla karartmayı başaramıyor…
Bakışlarını doktoruna çevirdiğinde, ilgisizliğini görmesiyle susması bir oldu Halil’in. Büyük beklentilerle gelmişti hastaneye. Onu, karamsarlığından kurtaracak birisini, hemcinsi olan bir psikiyatristi görmesiyle koyuvermişti kendini. En yakınlarına dahi çıtlatmadığı ruh halini, ilk kez burada dillendiriyordu. Doktorun hemen yanında, bilgisayarın başında duran genç kadın asistan ve onun göz alıcı güzelliği olmasa; belki daha rahat davranabilir, en azından yüzünü yere eğmeden konuşarak bakışlarıyla doktoru kendisiyle ilgilenmeye zorlayabilirdi.
Halil, aslında buranın bir devlet hastanesi olduğunun farkındaydı. Konuya paldır küldür girmesi de bu yüzdendi. Halil’e göre konuşması az ve öz olmalıydı. Az olmalıydı; çünkü bir doktora çok hasta, bir hastaya az süre düşüyordu burada. Öz de olmalıydı hiç şüphesiz. Doktorun koyacağı teşhisin tedavisi, sadece antidepresan haplarıyla geçiştirilmemeliydi. Kısa süreli bir bilişsel terapi olmasa bile, en azından yaşadığı sorunların zihnindeki yanlış kurgulardan kaynaklandığına dair etkileyici bir cümleyi işitmek istiyordu. Halil’e göre o büyülü cümle, elbet psikiyatristin dudaklarından dökülecekti. Böylece psikoloğa sevk edilmeden, istediğini alarak asgari masrafla buradan ayrılabilecekti. Sağlık sigortası olmadığı için, devlet hastanesine yapacağı ödemeyi minimumda tutmak istediğinden, bu işi kafasında böyle planlamıştı Halil. Böyle düşünmüştü. Konuşması sırasında fark etmemişti ama odanın kapısı iki kez çalınmıştı. Sırada bekleyen hastaların meraklı, kaçamak bakışları; içlerinden birinin kapıyı kapatma nezaketini göstermesi ve hastane koridoru uğultusunun bir anda kesilmesi… Bunların hiçbiri, doktorun ilgisizliği kadar Halil’in dikkatini dağıtmamıştı. Bu arada odaya hâkim olan sessizlik, yüzünü yeniden yere eğen Halil’e kaldığı yerden devam etme fırsatını ve cesaretini verdi:
– …Genellikle kollarım uyuşuncaya dek yastığı yüzüme bastırıyorum. Bazen körebe oynar gibi gözlerimi bağlayıp karanlığa hasret, evde dolanıp duruyorum. İnanır mısınız, odamın perdelerini çıkarıp yerine battaniye asmayı düşündüğüm bile oldu. Kısacası günlerim, güneşin batmasını beklemekle geçiyor. Yalnız bir gün, bir sabah vakti uyandığımda gökyüzünün diğer günlerden daha karanlık olduğunu fark ettim. Şaşırdım; hızla pencereye yönelip dışarıya baktım. Meğer aylar sonra tüm şehri kara bulutlar kaplamış ve yağmurun yağması an meselesiydi. Yatağıma uzanıp gözlerimi kapattığımda; dilediğim zifirilikte olmasa da huzurlu bir loşluğun içinde buldum kendimi. Tabii bunda art arda patlamaya başlayan gök gürültülerinin de payı büyüktü. Güçlü ve derinden gelen o tok ses; kapı ve pencereleri zangırdatırken sanki hiçbir acının sonsuza dek sürmeyeceğini haykırıyordu. Birden bulutlara karşı sonsuz bir minnetle gülümsemeye başladım. O an fark ettim. Bana göre takvim; güneşe veya aya değil, bulutlara göre işliyordu.
Halil kafasını kaldırıp bakışlarını muhatabına çevirdiğinde hayretler içinde kaldı. Doktor, önünde duran boş kâğıdın üzerine koyduğu metal bir kapı anahtarının etrafını tükenmez kalemle çiziyor; ardından anahtarı kaldırıp ortaya çıkan şekle hayretle bakıyor ve yanına bir yenisini çizmeye koyuluyordu. Halil, başından beri çekindiği genç kadın asistana çevirdi yüzünü. Kadın; kollarını dirseklerinden masaya dayayıp, çenesini avuçlarının içine oturtmuş, pürdikkat kendisini dinler haldeydi. Bu ilgiye içten içe sevinir gibi olsa da asıl hedefinin doktorun ilgisini çekmek olduğunu hatırlayınca içi burkuldu.
Halil, daha somut konulardan bahsederek de söze girebilirdi. Evliliğin, en az kırk maaşlık maliyetini birlikte üstlenmeye hazırlandığı bir nişanlısı vardı. Bir yıl önce onu terk edip gitmişti. Tam da o dönemde, çalıştığı firmanın küçülme kararı almasıyla işten çıkarılmıştı. Uzun süre iş bulamayınca kirayı dahi ödeyemez hale geldi. Doktorun ilgisizliği, Halil’in moralini bozmasaydı bu konulara da kısaca değinecekti. Halil, doktora tek bir kelime dahi etmek istemiyordu şimdi. Tüm hevesini yitirmişti. Reçetesine yazılacak o antidepresana teslim edecekti kendini. Ancak doktorun beklenmedik şu sorusu, Halil’in yüreğine odaya ilk adım attığındaki heyecanı bırakıverdi:
– Evde hayvan besliyor musun bakalım?
Doktor, kur yaparcasına bir ses tonuyla bu soruyu sormuştu. Halil, bu tona aldırış etmeden, nihayet beklediği ilginin kendisine yöneldiğini sanarak başını kaldırdı ve yüzünde beliren saf bir gülümsemeyle hemen cevap verdi:
– Evet evet, bir Japon balığı besliyorum.
Halil, verdiği yanıtın odadaki yankısı bitmeden acı verici bir utanca kapıldı. Hastaneye girerken tabelalardan morgun iki kat aşağıda olduğunu görmüştü; şimdi yerin yarılmasıyla bulunduğu kattan oraya düşmeyi diledi. Doktor soruyu ona değil, kadın asistana sormuştu.
Ortamdaki herkesin yüzü düştü. En çok da Halil’in. Bu odanın istenmeyeni olduğunu hissetti. Halbuki bu randevu, bu tertip onun içindi. Halil, doktordan çok kadın asistana kızdı; onu deli gibi kıskandı. Genç kadın mahcup, Halil buraya geldiğine pişman ve doktor hafif bir afallamayla soruyu Halil’e yöneltmiş gibi davranarak yüzünü ona çevirdi:
– Yaa… Bir ismi var mı peki?
Bu samimiyetten uzak, sentetik ilgi Halil’in yüzünü ekşitti. Bunu gören doktor ile asistan, suçluluk duygusuyla başlarını yere eğdiler. Psikolojik üstünlük bir anda Halil’e geçti. O an Halil ne isterse onlara kabul ettirebilir gibiydi. Ama gönülsüzce alçakgönüllülüğü tercih edip soruya yanıt verdi:
– Suşi.
Yanıtı duyan genç kadın asistan kahkaha attı. Ortamdaki o buz gibi hava dağılırken, Halil’in lehine olan psikolojik üstünlük de el değiştirdi. Bu kahkahadan cesaret alan doktor, Halil’e sordu:
– Balığı yemeği düşünmüyorsun herhalde?
Asistanın gamsızlığı yayan kahkahası odada ikinci kez yankılandı. Halil, bu soruyu da ciddiyetle cevapladı:
– Bir yerde okumuştum: Yaşamın acı gerçekleri karşısında sığınılacak en makul liman, mizahtır diye… Balığıma Suşi ismini bu yüzden verdim.
Halil’in bu yanıtıyla doktorun yüzü yeniden düştü. Genç kadın asistan ise önündeki bilgisayara gömüldü. Odaya çöken sessizlikle birlikte psikolojik üstünlüğü yine kendi lehine çeviren Halil, şansını son bir kez daha denemeye karar verdi:
– Sizce ömrümün geri kalan bulutsuz günlerinde ne yapmalıyım?
Doktor tek bir kelime etmeden asistanın bilgisayarına yöneldi. Sisteme telaffuzu zor, miligram değeri yüksek bir antidepresan ismi girdi. Yazıcıdan çıkan reçeteyi, ilgisizliğinden sıyrılmış, neredeyse mahcup bir tavırla Halil’e uzattı.
SON

