SARAYBOSNA’DA ‘KIRMIZISIZ 1395 GÜN’; BİR ‘MAVİ DÖNEM’ | Melike Tomris Önder
Kırmızısız 1395 gün (1395 Days Without Red), biri Bosna Hersek, diğeri Arnavutluk doğumlu iki yönetmen olan Šejla Kamerić ve Anri Sala’nın Ari Benjamin Meyers işbirliği ile hayata geçirdikleri bir çalışmanın ürünü. Film, 1992-1996 yılları arasında Bosna Hersek’te yaşanan savaşın kitlesel travmasını, kamerayı tek bir bireye doğrultarak, onu şehrin tehlikeli sokaklarında kişisel bir yolculuğa çıkartıp son derece travmatik, melankolik, toplumsal bir resim çizerek anlatmayı tercih ediyor.
“Resim çizmek” tabirini yerinde bir kullanım olarak görmenin çok da yanlış olmayacağı düşüncesindeyim. Çünkü filmin ilk başından itibaren Pablo Picasso’nun daha çok 1901-1904 yılları arasında, “Mavi Dönem” olarak adlandırılan süreçte yaptığı tabloları andıran görüntülerle karşılaşılmaya başlanıyor.
Kişisel hayatında yaşadığı travmalar, korkular ve kaygılı ruh haliyle şekillenen melankolik, varoluşsal, şiirsel anlatıma sahip kübizme geçiş olarak görebileceğimiz soyut eserler sanatçının bu dönemine aittir. Yapıtlarında soğuk mavi, mavi yeşil ve tonları, koyu kahve, beyaz tonları hâkimdir. İnsanların -bunlar iki âşık bile olsalar- yüzleri birbirine bakmaz, gözleri birleşmez. Kollar birbirine kavuşturulmuştur, var olan diğer insanlara kapalıdır Picasso‘nun bu eserlerinde. Resimdeki figürler deforme edilip uzatılmıştır. Bebekler bile mutsuzdur resimlerde. Yapıtların her bir köşesine varoluşsal korku, endişe, mutsuzluk ve melankoli sinmiştir. “Yaşam yaşamıyordur” adeta…
Sadece bir şey vardır “yaşam”ı temsil eden: Sanat.
Resimdeki figürlere zaman zaman bir enstrümana sarılmış halde ya da bir ressamın tuvalinin önünde rastlanır. Sanat oradadır. O “yaşayan” tek şeydir ve insanların bir köşesinden tutunacağı, içinde ”nefes” alabileceği hayatı temsil eder.
“Kırmızısız 1395 gün” insanları da Picasso‘nun melankolik tablolarından çıkmış gibidir. Kıyafetlerinin renkleri cansız ve mattır. Koyu mavi, petrol yeşili, kahverengi; kırmızı, sarı, turuncu gibi parlak renklere tercih edilmiştir. Hiçbirinin yüzü gülmemekte, hiçbiri birbirinin yüzüne bakmamaktadır. Herkeste ortak olarak ölüm korkusu, endişe, melankoli ve mutsuzluk hâkimdir. Nefes almak, yürümek gibi diğer hayat belirtileri de mevcuttur fakat “yaşama” belirtileri yoktur. İnsanların bir dünyaları (buna yeryüzü anlamında dünya diyebiliriz) vardır. Hatta bunlar birbirine benzer, ama onlar Picasso’nun Mavi Dönem’indeki ellerini birbirine bağlamış iletişimsiz insanları gibi dış dünyaya kapalıdırlar. Bir dünyasallıkları yoktur. Çünkü “yaşamak” birlikteliği, diyalogu, diyalektiği, gerektirir.
“Yaşamak”dan yoksun bırakılmış, bir dünya kurabilmek için itici gücü olmayan, korkutulmuş, sindirilmiş insanlar doğal olarak dünyaya ihtimam gösteremez ve kentin terk edilmiş sokaklarından, kilit vurulmuş dükkânlarının önlerinden geçerken yaşam belirtisi veremezler. Geçtikleri, güneş ışınlarının tek ve nadir olarak görüldüğü yer olan boş yollar ne kadar açıksa o kadar tekinsiz ve korku vericidir onlar için. Aristoteles’in Retorik’te bahsettiği gibi bize korku salan, zararı dokunacak güce sahip olduğunu hissettiğimiz şeylerdir. [1] Bunlar asıl anlamda orada değillerdir. Korkunç olan burada bir olanaklılık olarak karşımıza çıkar. Bu olanaklılığın nesnesi belirsiz olmasıdır. Yakınlaşma içinde kötülük yayılır, tehdit ediciliği de artar. Tehdit edicilikle sürekli yaklaşan bu belirsizlik, asıl anlamda sürekli olarak korkuyu arttırandır.
“Yakında olanın yanaşması sırasında kötülük tehditkârdır-isabet eder de, etmez de. Yanaşma sırasında söz konusu “olabilir de olamaz da” hali iyice belirir. Bu çok korkunç, deriz artık.” [2]
Savaşın, yitmek korkusunun verdiği bu agorafobik durumu kentin boş sokaklarında belirsizlik içinde yürüyüp, her köşe başında durup-devam eden kadın ana karakter de kitlesel psikolojiyi her davranışıyla temsil eder. Açık alanda yürümenin verdiği panik ile sık nefes alıp vermek, korku anında bir nesneye (kol çantası mesela) sıkıca tutunmak gibi davranışlarla tüm bu kitlesel tekinsizliği, endişeyi, mutsuzluğu, korkuyu, emniyetsizlik halini etkileyici bir şekilde hissettirir.
Bütün bunların yanında temsil edilen başka bir şey daha vardır:
Savaşın devam ettiği bu süreçte tek ayakta kalan oluşum Bosna’nın senfoni orkestrasıdır. Film izleyiciyi başından beri ara ara bu orkestranın Tchaikovsky’nin 6.senfonisi olan Pathetique’sinin zorlu, bol tekrarlı provasına götürür. Bu eser adından da anlaşılacağı gibi tutku “duygu” ile ilgili olanın yegâne temsillerinden biridir. Yılmadan çalışmalarına devam eden orkestra, yaşama tutunmanın yolunu; duyguyu, coşkuyu yeniden hissetmenin nesnesini bu eserle bulur. Tıpkı Picasso tarafından mono palet tekniği ile mavi kullanılarak yapılmış “Yaşlı Gitarist” tablosunda farklı ve de doğal sayılabilecek renkte boyanmış gitarın yaşam belirtisi veren tek şey olması ve kör gitaristin ona sıkı sıkıya bağlı olması gibi.
Bomboş kentte yürümeye devam eden ana karakter, Saraybosna Senfoni Orkestrası’nın çalışmasıyla kurulan bu ilişkinin, bütün bu çaresizliğin, yitirilmişliğin yaralarını sarmak, muhtaç duyulan kitlesel kudretin, umudun sanat ve müzikte olduğunu temsil etmek adına ya orkestra’nın prova anında tekrardan veya herhangi bir başka bir nedenden es verdiği anda müziğe kalınan yerden devam eder ya da köşe başlarında, açıklıklarda hissettiği her korku anında yoluna devam etme cesaretini veren Tchaikovsky’nin 6. senfonisine sıkıca tutunur.
Dipnot:
[1] Aristoteles, Retorik.
[2] Heidegger, Martin. Varlık ve Zaman. Çeviri: H. Kaan Ökten, Agora Kitaplığı, Eylül 2008, sayfa: 148.

