KARLI SABAHIN FISILTILARI | Ozan Yüzer
‘‘Siz geniş zamanlar umuyordunuz
Çirkindi dar vakitlerde bir sevgiyi söylemek.’’
Behçet Necatigil
Yine öyle olmuştu: karlı bir sabaha uyanmak size başka karlı sabahları ve farklı dünyalarda filizlenen umutları hatırlatmıştı.
Merhaba, ben Venüs. Tekir kediyim. Sokağınızda yaşıyorum ve dün geceden beri pencereden sizi izliyorum. Her yıl olduğu gibi birkaç günlüğüne Marsilya’dan İstanbul’a, evinize gelmiştiniz Zuhal. Kız kardeşiniz Merih de her yıl olduğu gibi bir akşamlığına ziyaretinize gelmişti. Kırmızı şarap ve Chet Baker eşliğinde havadan sudan lafladınız. İkinci şişeyi açtığınızda kar iyice bastırmıştı ve Merih eve dönemeyeceğini düşündü. Sizde kalmasını uygun buldunuz. Kanepede uyumasına gönlünüz razı gelmedi ve yatağınıza davet ettiniz. Unuttuğunuz kadar uzun yıllar sonra abla kardeş yan yana uyudunuz. Karla örtülü bir İstanbul sabahına uyandınız ve yağış devam ediyordu. İkiniz de bir müddet susarak dışarıyı izlediniz. O esnada pencere pervazlarınızda gezinen beni de fark ettiniz, tebessüm ettiniz. Şehrin belki de en sakin pazarıydı. Yıllar öncenin pazarlarında gittiğiniz Moda’daki All Saints Kilisesi’ne gitmeyi düşündünüz fakat sessiz bir mutabakat halinde vazgeçtiniz. Üşengeç bakışlarınızı odada gezdirdiniz Merih. Duvarlarda çeşitli yazılar vardı. Yıllardır belli anlarda kendiliğinden oluşan ve kaybolmayan yazılar. O an yanı başınızdaki duvarda bir yazı belirdi.
‘‘Birlikte uyandığınız bu sabah için kaç zaman beklediğinizi duvarlar bile unuttu,’’ yazıyordu.
Çocukluğunuzun zaman zaman yükselen burukluğunu hissettiniz. Öyle anlarda yürürken ablanızın giysisini çekerdiniz. Sanki tutmasanız kalabalıklarda kaybolacakmış gibi. Ablanızın birkaç gün içinde Marsilya’ya döneceğini anımsadınız. Tutsanız bile kalabalıklarda kaybolacaktı.
‘‘Artık kahvaltı etsek mi?’’ diye sordunuz Zuhal, buruk havayı biraz dağıttığınızı bilmeden.
Birlikte yataktan çıkıp tezgahta kahvaltınızı hazırladınız: omlet, peynir, greyfurt ve cevizli helva. Atıştırdıktan sonra çöpleri ayrıştırıp organik olanları bahçedeki toprağa döktünüz Zuhal. Toprağı ya da topraktaki birini besler gibi. Bahçeyi saran salyangozları toplayıp çevredeki bahçelere bıraktınız. Gelirken başımı okşadınız ve içeri girip açık mutfaktaki masaya oturdunuz. Sizse dibek kahvenizle birlikte kanepeye geçtiniz Merih. Yollar kardan kapalı olduğu için hala evinize dönemiyordunuz. Dönesiniz ne kadar vardı ona da emin değildiniz. Bir süre koridordaki tarihi çeşmeye baktınız. Osmanlı zamanında yapılan çeşme, apartman dikileceği zaman yıkılmamıştı fakat ablanızın dairesinin içinde kalmıştı. Gidip çeşmeden kahvenizin yanına bir bardak gül likörü doldurdunuz ve tekrar kanepeye oturdunuz. Duvarda çerçevelenmiş kuru yapraklar, çiçekler asılıydı. Yıllar önce Validebağ Korusu yürüyüşünüzde birlikte toplamıştınız onları. Pencerenin önünde viski karafı içinde sararmış bir su ve ölü çiçekler duruyordu. Yıllar önce ablanıza hediye ettiğiniz, bir zamanlar yaşayan çiçekler.
İkiniz de susuyordunuz. Telefonlarınızla oynamayı sevmiyordunuz, televizyonda bir şeyler izlemek de içinizden gelmiyordu. Biraz Radiohead, biraz Muse ve biraz da başka birtakım brit rock gruplarından oluşan bir liste açtınız Zuhal. Bunaltıcı öğle sonrası saatleri boyunca bu melankolik şarkılar çalacaktı. Sonra içeri odadan kutular getirdiniz, bir kucak dolusu. Kadınların ve ergonomik kullanılmaya muhtaç olan minik evlerin vazgeçilmezi kutular. İçinde hatıralarınız vardı. Günlükler, defterler, çizimler, karalamalar, baskılar, resimler, fotoğraflar ve birlikte yaptığınız takılar. Asırlardır usanmadan yeryüzünde dolaşan canlılar gibi salonun içinde gezinerek, ara ara farklı yerlere oturup dinlenerek teker teker hatıralarınızı incelediniz birlikte. Çocukluk hallerinizi gördünüz fotoğraflarda. Gazlı kalemlerle babanıza çarpı atmıştınız aile fotoğraflarında, hayatınız boyunca annenizin neden babanıza aşık olduğunu anlayamamıştınız. Şu anki hallerinizle, mazideki hallerinizi adım adım yapısöküme uğratırken, sehpadaki kitabın kapağındaki Foucault size gülümsüyordu. Pencerenin önündeki berjere oturup eski bir öykünüzü salona seslendirirken Zuhal, Merih sizin fotoğrafınızı çekti ve yüzünüz deftere dönük olduğu için fark etmediniz. Fotoğrafta ben ve pencereye uzanan karlı dallar da vardık. Sonra ikiniz de salonda yer değiştirmelere devam ettiniz ve ben de sabit bir kamera gibi, sizin tek mekanda geçen bir filmi andıran deviniminizi seyretmeye devam ettim. Simanız her açıdan aynıydı Merih, fakat sizinki her açıda, her ışıkta farklılaşıyordu Zuhal. Duvardaki aynadan yansımalarınıza baktığımda da öyleydi.
‘‘Bir daha görüşmesek ne hissederdin?’’ diye sordunuz Zuhal, sırtınızı pencereye vermiş vaziyette dururken.
Aniden başınızı ablanıza doğru çevirdiniz, onu süzdünüz fakat sorusunu yanıtlamadınız Merih. İkiniz de dalgın yüzlerle salonun farklı yerlerine yürüdünüz. Siz, ablanızın az önce durduğu yere gelip tıpkı onun gibi sırtınızı pencereye verdiniz.
‘‘Böyle bir niyetin mi var?’’ diye sordunuz.
Kız kardeşinizi süzüp tebessüm etmekle yetindiniz Zuhal.
Hatıraları deştikçe, aslında dün gecenin kısa misafirliği bu anlara kadar uzadıkça, kaçınılmaz biçimde o konuda buluşacağınızı biliyordunuz. Halbuki o kadar zaman geçmişti ki, şimdi hanginiz önce o adama aşık olduğunuzu hatırlamıyordunuz bile. Hanginiz hanginizin sevgilisini çalmıştı? Birlikte öyle toksik bir aşka batmıştınız ki annenizin anlamsız aşkına anlam vermeye başlamıştınız. Bunun karşılığında da kardeşliğinizi yitirmiştiniz. Geri kazanmanın tek yolunu ikiniz de sessizce hissediyordunuz. Tıpkı kimin önce aşık olduğunun önemini kaybettiği gibi, bunu da önce kimin yapacağı önem ihtiva etmiyordu. Aynı anda yapmaya karar vermiştiniz. Onu bu eve davet ettiniz. Bir bahar gecesiydi. Salon pencerelerinize uzanan dallar öyle sık yapraklıydı ki neredeyse içeriyi görünmez kılıyordu. Perdeleri kapatmaya gerek dahi görmediniz ve onu öldürdünüz. Bütün sokağın uykuda olduğu bir saatte bahçeye gömdünüz. Kardeşliğinizi geri kazanmıştınız fakat artık kardeşlikten de güçlü olan bağınız bahçede yatıyordu. Sizi bir daha kopmamacasına, ebediyen birleştiren o sessiz bağ. Her şeyi yalnızca ben görmüştüm. Beni fark etmiştiniz fakat konuşamadığım için bu tanıklığı önemsememiştiniz. Zaman içinde sokakla bahçeyi ayıran üç katmanlı bir duvar ördünüz. Duvar örmenin sırlarını Hiram Ustadan bilirdiniz. Elbette o gizli bir mezar taşıydı ve mahalleli bundan hiç şüphelenmedi. Belli periyotlarla, duvarda resimler belirir oldu: Çocukluğunuzda birlikte okuduğunuz ‘‘Masumiyet Kuşları’’ adlı kitaptaki özgürce uçan kuş figürleri. Böylece gizli anıt mezarlığınız da, beliren her resimde daha da tatlılaşan bir bahçe görünümüne evrildi.
Şimdi siz bu olanları sessizce ama aynı beynin içindeymiş gibi anbean hatırlarken, gün batımı saatlerinde yerdeki karlar göğe doğru yağmaya başladı ve yollar açıldı. Eve gitme vaktinin geldiğini anladınız Merih. Gitmek ve kalmak arzularınız birbirine karışıyordu. Ablanıza veda etme fikri, çocukluğunuzdaki ablanızın giysisine tutunma burukluğunu canlandırıyordu. Bir yandan içten içe bahçedeki ölüye de tutunuyor, onun canlanmasını istiyordunuz. Zamanın geri gelmesini ve bütün bunların yaşanmamış olmasını. Fakat o canlanırsa kardeşliğiniz tekrar yitecekti. Seremonisiz bir vedayla evi ve bahçeyi terk ettiniz.
Siz de gece açılan ama içilmeyen ikinci şişe şarabın yatağında risotto yaptınız Zuhal. Son akşam yemeği. Diğer seferlerde olduğu gibi Marsilya’ya gitmekle burada kalmak arasında tereddüt yaşadınız. Giderken bahçedeki ölüyü götüremediğiniz için kalmayı ve kalırken bahçedeki ölüden kurtulamadığınız için gitmeyi arzuluyordunuz. Evi sessizliğe ve karanlığa büründürüp valizlerinizle birlikte çıktığınızda başımı okşayacaksınız ve ben de size bir veda patisi atacağım. Yokluğunuzda bahçeyi salyangozlar sarmaya devam edecek. Biz: ben, bahçedeki ölü ve sokak lambasının salon duvarınıza yansıttığı dal ve yaprak gölgeleri zamanı saymaya ve zamanı unutmaya devam edeceğiz.
Mart 2025, Çankaya


